<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425</id><updated>2011-07-15T03:48:32.014+03:00</updated><title type='text'>Başkasının hayatını yaşama; terkedemezsin, terkedilirsen de tüm hayatını kaybedersin.</title><subtitle type='html'>Dünyada birbirine aynen benzeyen iki mandalina bulamazsınız. Tıpkı biz insanlar gibi. Evren o kadar çeşitli ki, binlerce çeşit canlıdan birbirinin aynısı olan iki tane bulamıyoruz. İkizler bile farklı. Ben de o mandalinalardan biriyim. Siz de mi? O halde yazın. Kendinizi bir mandalina olarak düşünün ve o şekilde yazın. Neler üretebileceğinize şaşıracaksınız. Sonra da bir insan olarak ne kadar güçlü olduğunuzu anlayacaksınız...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>irfan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>10</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-116403369938751844</id><published>2006-11-20T16:41:00.000+02:00</published><updated>2006-11-20T16:50:22.246+02:00</updated><title type='text'>ATATÜRK DE İNSAN'DI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;Ermeni tasarısı vs. gibi konular, ne zaman ilerleme yolunda bir adım atsak ayağımıza takılıyor. Dürüstçe ve cesaretle sorumluluğumuzu alarak ortaya çıksak ve bu konuları (bizim aleyhimize de olsa) kökünden halletsek, yüzleşsek, (varsa) hatalarımızı kabul etsek ve özgürleşsek güzel olmaz mı? Diğer insanlığın, bize saygısı daha çok artmaz mı?&lt;br /&gt;“Devlet baba” deyip başımıza getirdiğimiz adamlara sorgusuz sualsiz yetki ve keyfi davranma izni verip kenara çekilirsek,&lt;br /&gt;“kaderimiz buymuş” deyip başımızı kuma gömersek,&lt;br /&gt;“allah korusun” deyip bundan sonra olmaması için çalışmak yerine, her işimiz gibi bunu da allaha havale dersek;&lt;br /&gt;Sormazlar mı insana “sen neden yaşıyorsun ki?” diye.&lt;br /&gt;Böyle yaşayan bir insanın, bir toplumun diğerleri gözünde değeri nedir sizce?&lt;br /&gt;Dünya üzerinde gereksiz bir yer kapladığını düşünmezler mi o insanın veya toplumun?&lt;br /&gt;Ve hatta dünyanın böyle güzel ve zengin bir bölgesine layık olmadığını düşünerek içerlemezler mi?&lt;br /&gt;Almak istemezler mi onu elimizden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu toprağa göz dikenlere hiç kızmayalım, biz buraya layık mıyız, hatta biz bu dünyanın kaynaklarını kullanacak kadar değerli miyiz, bunlara dönüp bir bakalım. Sonra gerekiyorsa AB’ye gidip “afra tafra” yaparız, “rest” çekeriz, o zaman bir anlamı olur, o zaman adamlar irkilir, yanlış birşey yaptıklarını anlarlar. Şu durumdayken biz istediğimiz kadar bağırıp çağıralım, istediğimiz “tersi” yapalım, arkamızı dönüp “küsüp” giderken adamlar bir taraflarıyla gülüyorlar. Biliyorlar ki kısa bir süre sonra tekrar kapılarında yatıp, abi bizi içeri alın diye yalvaracağız. Bu yalvarma da belki 10, belki 20 sene sürecek. Onlar ne kadar isterse.&lt;br /&gt;Biz ne yapacağız bu arada, tabi ki “damarlarımızdaki asil kanla” oturup bekleyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz, Atatürk’ün ne kadar erken öldüğüne üzülmekten vazgeçtiğimiz gün, bir yerimizi kaldırıp birşeyler yapmaya başlayacağız. Onun, bu milletten çıkan son kahraman olduğunu ve artık bu milletten başka bir kahraman çıkmayacağını, bunu beklemenin hayal olduğunu kavradığımız gün, kendimize geleceğiz. Atatürk’ün, o zamandaki dengelerle, o zamanki imkanlarla, o tarihteki vizyonuyla elinden geleni hatta daha da fazlasını yaptığı bir gerçek. Neden şu anda daha da iyi şeyler yapmayalım? Neden o adımların üzerine biz de birkaç adım atmayalım, bir insan bunları yapabildiyse, biz bir sürü insan neden daha fazlasını üretmeyelim?. Bu kadar mı özdeğerlerimizi, özsaygımızı kaybettik, bu kadar mı yerlerde sürünüyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ne herhangi bir “izm” tarftarıyım, ne kahramanım, ne bir ideolojim var. Ben kendimin varlığına inanan ve güvenen bir insanım. Yanımda, arkamda, sağımda, solumda herhangi biri, bir kuruluş, bir destek yok. Zaten olmasını da istemiyorum. Sadece ve sadece insanın gücünü önemseyen ve insanların daima iyi yaşaması gerektiğine inanan bir kişiyim.&lt;br /&gt;Yani Atatürk gibi sadece bir İNSAN’ım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-116403369938751844?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/116403369938751844/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=116403369938751844&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/116403369938751844'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/116403369938751844'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/11/atatrk-de-insandi.html' title='ATATÜRK DE İNSAN&apos;DI'/><author><name>irfan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-115568006355821641</id><published>2006-08-16T01:00:00.000+03:00</published><updated>2006-08-16T22:48:31.796+03:00</updated><title type='text'>9000 yıllık ayak izleri - Çatalhöyük</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/1600/exhibit_logo.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/200/exhibit_logo.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Höyük: &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Kültürlerin birbiri üstüne kurulduğu katmanlı tepe kent.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Çatalhöyük:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Konya – Çumra’ya 11 km uzaklıkta 9000 yıl öncesine kadar uzanan bir tepe kent. Anadolu’da bu kadar eski bir benzeri yok. İlk olarak 1950li yıllarda James Mellart tarafından bulunuyor ve 1963 yılında kazılmaya başlanıyor. 1965’te ara verilen kazılara 1993 yılında tekrar başlanıyor. Kazılar şu anda Cambridge Üniversitesi Arkeoloji profesörü Ian Hodder başkanlığında devam etmekte. Uluslararası arkeoloji çevrelerinin de ilgiyle izlediği kazıya dair bilgi ve gelişmeler Çatalhöyük web sitesinden takip edilebiliyor: &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.catalhoyuk.com/"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;www.catalhoyuk.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;br /&gt;Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’ndeki &lt;em&gt;Topraktan Sonsuzluğa Çatalhöyük&lt;/em&gt; sergisi İstanbulluları 9000 yıllık tarihleri ile buluşturuyor. Sergide, kazılarda bulunan eserler ve tarihi evlerin canlandırmaları yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Evler:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Çatalhöyük evlerinin özelliği kapı ve pencerelerinin olmayışı. Evlerin ortak duvarı olmadığı halde öyle bitişikler ki aralarında sokak da yok. Evlere damlarındaki bir delikten merdivenle giriliyor. Damdaki giriş aynı zamanda ev içindeki ocağın bacası görevi görüyor. Ev içi; temiz ve kirli alan olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Temiz alan:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Yenip içilen; yatılıp kalkılan ve çok temiz tutulan bu bölüm aynı zamanda evin atalarının altına gömüldüğü yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Kirli alan:&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; Ev işlerinin yapıldığı işlik bölümü. Ocak da burada olduğundan sürekli kirlenen bu bölümde sık sık sıva yapılıyor. 200 kat sıvanmış örneklere bile rastlanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kiler ve silolar:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Evlerde ayrı bir bölüm olarak bulunan kilerde, sepetler, toprak kaplar, su kabakları ve deri tulumlar içinde yiyecek depolanmış. Kilden yapılıp sıvanmış silolar da depolama için kullanılmış. Çalışmalar, buğday, arpa, mercimek, bezelye, meşe palamudu, yumrulu bitkiler ve yabani meyveler depolandığını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergide tipik Çatalhöyük evi; ocağı, kileri, siloları,yere serilen hasırları, hasır sepetleri, su kabakları, kil topları ve toprak kapları ile canlandırılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Beslenme ve sağlık:&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt; Bulgular; çok çeşitli besinlerin tüketildiği bir beslenme alışkanlığını doğruluyor. Beslenmede tahıl tüketiminin ağır basması ise boy kısalığı ve yavaş gelişime neden olmuş. Yerleşik hayata geçen ve tarım yapmaya başlayan topluluklarda sağlık kalitesinin düştüğü Çatalhöyük insanında da gözleniyor. Anemi, akdeniz anemisi, artrit, osteoartrit, mafsal enfeksiyonu gibi hastalıkların izlerine rastlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Obsidyen:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Özel volkanik koşullarda oluşan bir cam. Kesme işlerinde kullanılmaya uygun, av aletlerinde, ok ve mızrak uçlarında rastlanıyor. Çatalhöyük’te bulunan obsidyenin Kapadokya’dan geldiği tespit edilmiş. Çatalhöyük’te bulunan obsidyen alet uçları sergilenen eserler arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sepetler: &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Kireçleşmiş bitki kalıntıları sayesinde, hasır sepetlerin kullanıldığı anlaşılmış. Özellikle bebek gömütlerinde bebeğin içine konduğu hasır sepetler killi toprak nedeniyle daha iyi korunabilmiş. Bitki kalıntılarındaki fosil örnekleri görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Duvar resimleri:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Çatalhöyük’ün bir önemi de duvar resimerindeki öyküsel anlatım ve bu resimlerin ev içlerinde bulunmasında yatıyor. Benzer diğer yerleşimlerde ortak alanlarda yer alan duvar resimlerine, burada ev içlerinde rastlanmış. Resimler günlük yaşam ile düşsel dünyanın içiçe geçtiği imgelerden oluşuyor. En sık rastlanan imge önceleri Doğuran Tanrıça olarak yorumlansa da, ayı figürü olduğu görüşü ağır basıyor. Bunun yanında leopar figürlerine sıklıkla rastlanıyor. Duvar resimlerinin canlandırmaları da unutulmamış. Hatta James Mellart’ın duvar resimlerini aktardığı orijinal kopyaları da görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mühürler: &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Kazılarda ortaya çıkan mühürlerde ayı, leopar figürleri ya da bazı motifler yer alıyor. Sergide örnekleri görülebilen bu mühürlerin insan vücudu süslemede veya hayvan derilerini bezeme ve sahibini belirlemede kullanılmış olabileceği tahmin ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Mezarlar ve ölüler: &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Duvar resimlerinde başsız insan vücutlarına akbabaların saldırdığı sahneler bulunmuş. Kazılarda başsız insan iskeletleri; vücutsuz kafataslarına rastlanmış. İncelemeler; öldükten sonra başın vücuttan ayrıldığını gösteriyor. Sıvalı kafatası olarak bilinen bir örnek ve boncuklu bebek iskeleti sergilenen önemli buluntular. Sıvalı kafatası, dizleri bükülmüş erişkin iskeletinin kucağında kolları arasında durur şekilde bulunmuş. Ölüler evlerin temiz alanında yerin altına dizleri bükülü ve başı olmadan sığabilecek büyüklükteki çukurlara gömülürmüş; bir çukura birden fazla kişi de gömülebiliyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boncuklu bebek iskeleti ise ölülerin gömülürken yanlarına konan eşyalarla ilgili ipuçları veriyor. Daha çok bebek mezarlarında görülen süs eşyalarının ölenin kişisel eşyaları ya da kendisine verilen armağanlar olduğu sanılıyor. Ancak mezarda bulunan eşyalar bir sınıf ya da statü ayrımına işaret etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Topraktan Sonsuzluğa Çatalhöyük&lt;/em&gt;, Anadolu’da 9000 yıl önce bir şehir düzeninde ve hiç savaşmadan yaşamış Neolitik çağ insanlarının yaşamına ve Anadolu’nun zaengin tarihi geçmişine ışık tutan, görmeye değer bir sergi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Adres:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İstiklal cad. No:285 Kat:1 Beyoğlu ( Galatasaray’da Yapı Kredi Yayınları yanı )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Tarihler:&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;26 Mayıs – 20 Ağustos&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Açık olduğu saatler: &lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Hafta içi 10:00 – 19:00&lt;br /&gt;Cumartesi 10:00 – 18:00&lt;br /&gt;Pazar 13:00 – 18:00&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-115568006355821641?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/115568006355821641/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=115568006355821641&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/115568006355821641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/115568006355821641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/08/9000-yllk-ayak-izleri-atalhyk.html' title='9000 yıllık ayak izleri - Çatalhöyük'/><author><name>Sanal Sergi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15840072520856344648</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-115498632960306811</id><published>2006-08-08T00:31:00.000+03:00</published><updated>2006-08-08T00:32:32.716+03:00</updated><title type='text'>ATLI KÖŞKTE RODIN</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sakıp Sabancı Müzesi önemli bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Resmin büyük ustası Picasso’dan sonra heykelin büyük ustası Rodin, Sakıp Sabancı Müzesi’nde. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/d%3F%3F%3F%3F%3F%3Fnen%20adam.0.jpg" border="0" /&gt;Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Rodin sergisi sadece heykellerinin değil; sanatının ve yaşamının farklı öğelerinin bir derlemesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçının kronolojik öyküsü; sanatını oluşturan unsurlar üzerine bilgilendirici özet metinler; sanat, çalışmak, heykel, desen, portre üzerine sözleri; desenleri; antik sanat koleksiyonundan parçalar; mektupları, sergiyi zenginleştiriyor ve heykel ustasını biraz olsun tanımanın, anlamanın kapılarını açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergideki desenler önemli, çünkü Rodin çizimi çok önemsiyor. Desen olmadan heykelin olamayacağı görüşünde. Sanata olan yeteneği 8 yaşında gittiği Katolik okulunda yaptığı çizimlerle kendini gösterir. Daha sonra gittiği özel çizim okulunda hem desenini geliştirir, hem heykeli keşfeder. Üç kez başvurduğu Güzel Sanatlar Okuluna kabul edilmeyince, alçı süsleme atölyelerinde çalışarak hayatını kazanırken bir yandan heykele devam eder. Sanat hayatı boyunca desen çizmeyi sürdürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatının ilk yıllarında yoksulluk içinde, soğuk atölyelerde ve evlerde çalışır. Çok çalışan, çok üreten, dinlenmek nedir bilmeyen bir sanatçı. Çalışmayı öyle yüceltir ki, dinlenmekte hüzün vardır ona göre, dinlenmek bir şeyin bitmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Döneminde yapıtlarının değeri hemen anlaşılmaz. ‘Belli bir çalışma yöntemim yoktur. Tek kılavuzum kendi keyfimdir.’ der. Sanatın belli bir hazla yapılmasına, çaba gerektirdiğine ancak zorlama ile olmayacağına inanır. Rodin, sevilerek yapılan bir işin ve çok çalışmanın gelebileceği noktayı göstermek adına muazzam bir örnek. Eserlerini inceleyip öğrendiği heykelin en büyük ustası Michelangelo ile birlikte anılır ismi heykel denince. Çağının ötesindedir, bütün büyük ve geç anlaşılan sanatçılar gibi. Yapmaya çalıştıkları alaya alınır, kalıptan heykel yapmakla bile suçlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yapıtları arasında en önemlisi sayılan; soğuktan parçalanıp başının arkası düşmüş ‘Kırık Burunlu Adam’ heykelini mask haliyle Fransız Sanatçılar Yıllık Sergisi’ne önerir; ancak kabul edilmez. Dönemin heykel anlayışı tam bir bitmişlik ve kusursuzluk beklemektedir. Rodin ise sanatının izlediği yol göstereceği gibi ‘parça’yı kendisi için bir mesele yapmıştır. Bunda büyük hayranlık duyduğu ve incelediği Antik dönem heykellerinin de payı vardır. Sanatının köklerini Antik heykellerden alır ve parçalanmışlık olgusu üzerinde durur. Heykeller yapar, onları parçalar; farklı parçaları yeni kompozisyonlar için birleştirir. Çok ürettiği için atölyesi parçalarla doludur. Üretkenliği ve parçaya verdiği önem insan bedenini anatomik olarak çok iyi kavramasını sağlar; öyle ki atölyesindeki onlarca, el, kol, bacak parçasını daha sonra istediği bir kompozisyon için biraraya getirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parçalanmışlık, sanatta soyutlama açısından da önem taşır. Heykelin nereye kadar sadeleştirilebileceği, neyin heykel olup neyin olmadığı konusunda bir arayıştır. Modern sanatın öncüsüdür bu anlamda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bedenini kavrama çalışmaları onu gerçek insan boyutlarında bir heykel yapmaya iter. ‘Tunç Çağı’ o kadar gerçek, canlı ve inceliklidir ki; gerçek modelden kalıp almakla itham edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanınmaya başladıktan sonra aldığı kapı siparişi ise; heykel yaşamının bir öyküsüne dönüşür. Dante’nin İlahi Komedya’sında Cehennem bölümünden esinlenerek tasarladığı ‘Cehennem Kapısı’nı hiçbir zaman tam olarak bitiremez; ancak kapı için yaptığı parçalardan Düşünen Adam, Öpüşme, Adem, Havva, Ugolino ve Oğulları gibi ünlü heykelleri ortaya çıkar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/kiss.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Cehennem Kapısı siparişinden sonra ünü artar ve başka siparişler almaya başlar. Calais Belediyesi’nin şehrin kahramanlarının anıtı olarak sipariş ettiği ‘Calais Burjuvaları’ alışılageldik kahramanlık ve anıtsallıktan uzak olmakla eleştirilir. Victor Hugo, Nancy’li ünlü ressam Claude Lorraine için yaptırılan ‘Le Lorraine’ ve Balzac anıtları gelir ardından. Balzac anıtı modern çağın habercisi gibidir. Siparişi veren Edebiyatçılar Derneği’nin bitmemiş olduğu gerekçesiyle kabul etmediği heykel için Rodin ‘bütün yaşamımın bileşkesi, yaşamımın temel öğesi’ der. Ve zaman Rodin’i haklı çıkarır. Balzac anıtının 20. yy heykelinin öncülerinden olduğu kabul edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı boyunca ünlü ünsüz pek çok kişinin büstünü yapar. İnsan yüzü bir tutkudur onun için. ‘Bir insanın ruhunu okumak için yüzüne bakmak yeterlidir’ ve ‘iyi bir portre bir yaşam öyküsüyle eşdeğerdir’. Daha çok erkek büstleri yapsa da, özellikle hayat arkadaşı, aldattığı ancak hayatının sonuna dek terkedemediği sevgilisi Rose Beurret ve 12 yıllık tutkulu bir ilişki yaşadığı heykeltraş Camille Claudel portrelerine yansıyan kadın yüzleri olur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Camille Claudel, Rodin'in önce öğrencisi, sonra modeli, ilham kaynağı ve sevgilisi olmuştur. Aynı zamanda da rakibi. En az kendisi kadar yetenekli bu kadından Rodin çok etkilenir. Cehennem Kapısı adlı eserinde Camille Claudel'in yoğun etkisi ve yardımları olduğu, başarısının büyük bir kısmını Camille'e borçlu olduğu söylenir. Camille Claudel ise her anlamda ayrı bir yazının konusu olmayı hakediyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/camille.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Linkler: &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.musee-rodin.fr/"&gt;http://www.musee-rodin.fr/&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://www.camilleclaudel.asso.fr/"&gt;http://www.camilleclaudel.asso.fr/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kitap: &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Auguste Rodin / Rainer Maria Rilke - Cem Yayınevi&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Camille Claudel - Bir KAdın / Anne Delbee - Everest Yayınları&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-115498632960306811?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/115498632960306811/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=115498632960306811&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/115498632960306811'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/115498632960306811'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/08/atli-kkte-rodin.html' title='ATLI KÖŞKTE RODIN'/><author><name>Sanal Sergi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15840072520856344648</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-114954378692439591</id><published>2006-06-06T00:42:00.000+03:00</published><updated>2006-06-06T13:39:40.523+03:00</updated><title type='text'>Bir Meksika Yazısı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:Georgia;font-size:100%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;- İstanbul, hep kalbimdesin - &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin ikisinde Boğaz’da sahil yolunda arabamı sürüyorum. Deniz’in sitesindeki otoparka bıraktığım arabamı aldım, evime dönüyorum artık. Özlemişim. Dünyanın en güzel şehri İstanbul ışıl ışıl, gerçek bir hazine gibi. Bir yandan bu yaz yapmak istediğim şeyleri düşünüyorum. Balkonuma çiçekler ekmeyi, Moda’da bir hafta sonu sabahı çay içip gazetemi okumayı, açıkhava konserlerini, güneşli bir günün erken saatlerinde Boğaz’da araba kullanmayı, Anadolu Kavağı’na kadar gitmeyi, Çengelköy’de simit ve peynirle kahvaltı yapmayı... İstanbul’a dair her şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yemek istediğim yemeklerin bir listesini yapıyorum kafamda. Hatta bu yemekleri kendim yapmaya karar veriyorum. Ben yemek yapacağım! Közlenmiş patlıcan-biber salatası, etli biber dolması, fırında yaz türlüsü, fırında patates ( ımmh!! üstüne yoğurt dökeceğim fırından çıktıktan sonra). Sonra yıllar yıllar önce denediğim bir tarif geliyor aklıma, çok da basit ama orijinal. Büyük domateslerin içi oyulup; dibine çok az yağ konuyor ve içine yumurta kırılıp fırında pişiriliyor. Menemenin farklı bir formatta sunumu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve varıyorum; 24 saatlik yoldan gelmişim ama uykum da yok. Radyoyu açıp evde oyalanıyorum; sabah olup işe gidene kadar. Meksika gezisine ait ıvır zıvırı valizden çıkarıyorum: Çok beğenerek aldığım Aztek Güneş Takvimim, tepesinde Aztek figürü bulunan kalemler, manyetik süsler; yerel dokuma bantlar, kapağında Frida Kahlonun fotograf baskısı bulunan seramik kutum,Toltek heykelciğim, birinde Mariachi (Meksika folk müzisyeni), birinde kaktüs figürü olan çerçeveli resimler...&lt;br /&gt;Ve arkadaşlar için aldığım ufak hediyeler... Seramikler, manyetikler, defterler, otantik kutular...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çektiğim fotoğrafları bilgisayara aktarıyorum. Hepsine tek tek bakıyorum, hepsiyle ilgili taze anıları izliyorum. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#993300;"&gt;&lt;strong&gt;- Mexico City – dev metropol - &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Deniz’le Meksika gezimiz, Meksiko City’de başlıyor. Bir zamanların Aztek başkenti Tenochtitlan’ın bulunduğu yerde, Meksika’nın başkenti, 20 milyondan fazla nüfusuyla dev metropol Mexico City yer alıyor. Etrafı dağlarla çevrili, 2500 metredeki bir platoya kurulu, yüksek olmayan binaları ve Meksika mimarisindeki renkli evleriyle dikkat çeken bir şehir. Ev sahibimiz Demet, şehrin bohem denilebilecek çevresinin yaşadığı La Condesa’da oturuyor. Burası yerel ve dünya mutfaklarının yemeklerini yapan lokantaların, butiklerin, dekorasyon ve mücevher dükkanlarının bulunduğu turistik bir bölge. Semtin merkezinde yer alan ve semt sakinlerinin koşu, köpek gezdirme faaliyetlerini gerçekleştirdiği Parque Mexico isimli parkı elips şeklinde ‘Avenida Mexico - Mexico caddesi’ ve bir paralelinde ‘Avenida Amsterdam - Amsterdam caddesi’ çevreliyor. Mexico City'de sokak ve cadde adları ya dünya şehirlerinin ya da Meksika eyalet, kent ve kasabalarının isimlerini almış. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;-- La Condesa'da bir sokak --&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/1600/IMG_1701_s.0.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1701_s.1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Aztekler; şimdiki Meksikalıların ataları. Meksika kabilesinin sözlü tarihçesine göre, ataları mağara ve pınarlardan doğar. Ana vatan kuzeyde bir göl içindeki ada olarak tanımlanır ve ‘Turnalar Ülkesi ‘ anlamına gelen Aztlan adını taşır; arkaik Aztek adı buradan gelir. 12. yüzyıl başında ata toprağını terkederler, bu göç sırasında Meksika adlı bir göçebe grubu onlara katılır ve Huitzilopochtli adlı lider-tanrının isteği üzerine tüm kabile Meksika adını alır. Aztek ismi, İspanyol istilası sonrasında, şimdiki Meksiko City civarını kapsayan Meksika vadisinde yaşayan halkların genel adı olarak benimsenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meksika Kabilesi ülkelerini kuracakları yeri bulana kadar göçebe olarak yaşar. Söylenceye göre ülkelerini kuracakları yer; bir ata tanrının ibildirdiği ve kaktüsün üzerine tünemiş kartalın yılanı yakaladığı yerdir. Kabile, Meksika vadisine gelir; topraklar daha önce gelmiş kabileler tarafından paylaşılmıştır. Bir dizi çaba ve savaştan sonra Tetzcoco Gölü üzerinde kartalın kaktüsün üzerine tünediği yeri bulurlar ve Aztek başkenti Tenochtitlan’ın temeli atılır. Kent, göl üzerinde çoğu bataklık olan bir adaya kurulur. Kabile zamanla, çevredeki kentleri fethederek ve vergiye bağlayarak genişler ve Aztek imparatorluğu haline gelir. Ancak fethettikleri kent devletleri, İspanyollar geldiğinde onlarla birlik olarak Aztek imparatorluğunu çökertirler. İspanyollar, istila ettikleri kentte kiliselerini ve kendi yapılarını kurar ve Tenochtitlan’dan geriye birşey kalmaz. Günümüzdeki tek kalıntı şehrin tarihi bölgesi olan Centro Historico’da yakın zamanda bulunan tapınak kalıntıları ve arkeolojik çalışmalar halen devam ediyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;-- Aztek yaratılış söylencesinde kaktüsün üzerine tüneyen kartalın yılanı yakaladığı yer --&lt;/span&gt; &lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1821_s.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Centro Historico, büyük bir meydanın ( dünyanın üçüncü büyük meydanı) etrafında Catedral Metropolitana - Metropolitan Katedrali, Palacio Nacional - Başkanlık Sarayı, Aztek Tenochtitlan kalıntılarının bulunduğu Templo Mayor müzesi ve koloniyel evlerin yer aldığı bir bölgenin adı. Ortadaki meydan sık sık çeşitli gösterilere ve konserlere sahne oluyor, protestolar, seçim mitingleri burada yapılıyor. Meydandaki dev Meksika bayrağı dikkat çekici. Bayrakta yeralan yılanı yakalamış kartal figürü de Aztek ülkesinin kuruluş söylencesine dayanıyor. Meydana Meksikalılar Zocalo diyorlar. İspanyollar kenti fetihlerinden sonra meydana bir de anıt dikmek istemişler, anıtın kaidesi yapılmış fakat para tamamlanamadığı için sadece kaide kalmış ve meydana bu kaide nedeniyle Zocalo denmeye başlanmış. Kaide sonradan kaldırılsa da Zocalo ismi kullanılmaya devam ediyor. Genel olarak Meksika şehirlerinin merkezindeki meydanlar Zocalo olarak anılıyor zaten. Zocalo’nun devamındaki bir sokakta pazar kuruluyor; kalabalığıyla bizim Mahmutpaşa’ya benziyor burası. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;-- Metropolitan Katedrali --&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1749_s.jpg" border="0" /&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;-- Zocalo'daki dev Meksika bayrağı --&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1811_s.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Centro Historica’ya Zona Rosa’dan Paseo de la Reforma caddesi boyunca yürüyerek ulaşıyoruz. Zona Rosa bir alışveriş ve restoran – cafe semti. Buradaki kafelere zamanında Carlos Fuentes, Octavio Paz gibi ünlü isimler takılırmış. Centro Historico’ya doğru yürüdüğümüz Paseo de La Reforma, çok geniş bir cadde. Caddenin iki yanı Meksika tarihinde önemli kişilere ait heykellerle dolu. En önemli anıtlar ise, yolun ortasındaki refüjde bulunan ve daha büyük olan Cristoph Colomb anıtı, Aztek savaşçısı Cuauhtemoc anıtı ve Angel de la Independencia - Bağımsızlık Anıtı. Bu anıt ve heykellerin yanı sıra çağdaş eserler de bu caddede sergilenmekte. Mexico City’de heykel sanatı epey itibar görüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Centro Historico’dan dönüşte Paseo de la Reforma yerine başka sokaklardan geçiyoruz. Ve Bolivar caddesi üzerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun 1910’da Meksika’ya hediye ettiği saat kulesine rastlıyoruz. Üzerinde ‘La Colonia Ottomania a Mexico – Septiembre 1910 ‘ diye not düşülmüş.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;--Osmanlı İmparatorluğu’nun Meksika’ya hediyesi saat kulesi --&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1826.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’ye dair rastladığımız diğer yerler ise Türk işi eşyalar satan birkaç dükkan. İncik boncuk neyse de, en kötüsünden dansöz kıyafetlerinin de ‘Arte Turco’ adı altında satılmasına bozulmuyor değiliz yani. Buralarda Türkiye’yi biliyorlar; belki her milletin insanlarına yapıyorlardır ama nereden geldiğimizi söyleyince heyecanla ‘ Aaa, Turkiiyaa..’ demeleri eh hoşuna gidiyor insanın. Hatta gezinin 3. günü gittiğimiz Aztek kenti Teotihuacan’daki satıcı ‘Amerikalı olmadığınızı anlamıştım’ diyor neşeyle; Amerika’yı ve Amerikalıları pek sevmiyorlar Meksikalılar... Gringolar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;- Tanrıların yaşadığı yer: Teotihuacan -&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Teotihuacan, Azteklerin toplum ve kültür mirasını aldığı iki kaynaktan biri. Diğeri ondan daha sonra kurulmuş olan Tula kenti. Ne yazık ki Tula’dan geriye kalanlar pek fazla değilmiş. Teotihuacan,kalıntıları bugüne ulaşmış, iyi durumda ve zamanının en büyük Mezo Amerikan kenti. Kentin tarihi MS 1. ve 8. yüzyıllar arasına düşüyor; Mexico City’ye bir saat uzaklıkta bir düzlükte yer alıyor. Azteklerin klasik ızgara planında düzenlenmiş olan şehrin ortasından geçen Güney – Kuzey eksenindeki ‘La Calzada de Los Muertos – Ölüler Yolu ‘ bir tören yolu görevi görmüş. Ölüler yolunun güney ucunda Piramide de la Luna - Ay piramidi yer alıyor, kuzey ucu henüz saptanamamış. Yolun iki yanı ayin platformlarının ve diğer yapıların kalıntılarıyla çevrili. Doğuda devasa Piramide del Sol - Güneş Piramidi yer alıyor, konumu ekinoksta güneşin doğduğu yere hizalanmış. Piramitlerin ikisine birden tırmanmayı göze alamayıp sadece daha heybetli ve meydan okuyan Güneş piramidine tırmanıyoruz. Yukarıdan tüm kente hakim bir görüş var. Şehrin ızgara planı net olarak görülüyor. Geniş bir ovaya yayılıyor kent ve yapıların biçimleri itibarıyle çevre arazinin şekilleriyle uyumlu. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;em&gt;-- Piramide del Sol / Güneş Piramidi --&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1859_s.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;-- Piramide de la Luna - Ay Piramidi --&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1867_s.1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teotihuacan, Aztek yaratılış öykülerinde mitolojik öneme sahip. Söylenceye göre en başta sessizlik ve karanlık varmış. Tanrılar toplanmış ve büyük bir şenlik ateşi yakmışlar. Güneş ve ayın yaratılması için kurban seçilen iki tanrının ateşe atlaması gerekiyormuş. Ateşe ilk atlayan tanrı güneş olmuş, ikinci tanrı ay olmuş. Ancak bir türlü dönmeye başlamayınca; tüm tanrılar kendilerini ateşe atmışlar ve güneş ve ay dönmeye başlamış. Teotihuacan’daki Güneş ve Ay piramitlerinin adı bu hikayeye dayanmakta, şehrin ismi de Aztek dilinde ‘Tanrıların yaşadığı yer anlamına gelmekteymiş. Kentin hiyerogliflerindeki gerçek adı ise henüz çözülememiş. Güneş ve Ay, ayrıca Aztek inanışındaki ‘Duality/ İkilik’ anlayışını simgeliyor. Yaratılış ve varoluşta herşey ikiliğe dayanıyor; güneş – ay, kadın – erkek, yaşam – ölüm, gece – gündüz gibi. Benzer ikilik anlayışı, daha sonra tanışacağımız Maya uygarlığında da bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayin platformlarında Tanrılara kurban törenleri yapılırmış. Bu mirası paylaşan Aztek kültürü de dışarıdan bakınca vahşet dolu görünüyormuş; öyle ki İspanyollar Tenochtitlan’daki ayinlerdeki kurban törenlerini izlediklerinde dehşete kapılmışlar. Kurban törenlerinde yaşam için ( yaşamın devamı için tarımın sürmesi adına ve tarımın devamı için yağmur yağsın diye ) insanlar, genç kızlar, çocuklar kurban edilir; yürekleri chac mool denen heykellerin ortasındaki kaplarda tanrılara sunulurmuş. Ölüm kültü, Azteklerde zamanın döngüsel algılanışına bağlı ve yaşamın devamı adına yapıldığından kendilerince vahşet gibi algılanmıyordu herhalde. Onlar, yaşam ve ölümün birbirini takip edip defalarca tekrarlandığına inanırmış. Dünyanın yaratılışı söylencesi bile tanrıların kendini ateşe atarak kurban etmesine dayanıyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;--Chac mool / Antropoloji Müzesi --&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1979_s.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#6600cc;"&gt;&lt;strong&gt;- Mexico City’de Antropoloji, Modern Sanat ve Frida Kahlo müzeleri -&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Meksiko City’deki ‘Museo Nacional de Antropologia - Antropoloji Müzesi’, Meksika tarihinde önem taşıyan halklara dair bilgi edinmek için önemli bir kaynak. Burada eski uygarlıklara ait buluntular yer alıyor. Aztek, Maya, Toltek, Körfez bölgesi halkları ve Kızılderili yaşamlarına ayrılmış bölümler var. Arkeolojik kazılarda bulunan kabartma, heykel, çömlek, ok, mızrak benzeri eşyalar sergileniyor. En heyecan verici olan Meksiko City’de ana meydanın altında bulunan Aztek Güneş taşı ya da Aztek takvimi. Bir takvim işlevi görmekten çok beş mitsel dünya oluşumunu simgeliyormuş. Ortada Güneş Tanrısı ve dört yönünde bundan önceki 4 yaratılışa ait semboller yer alıyor. Aztek inanışına göre dünya bundan önce 4 kez daha yaratılmış ve hepsinde yok olmuş – kıyamet daha önce dört kez kopmuş yani. İçinde bulunduğumuz dünyanın beşinci yaratılışı. Dört yaratılışı simgeleyen bölümün çevresinde ise Aztek takvimindeki 20 günün adının sıralandığı bir bant var. Aztek takviminde, her birinin ayrı adı, yani hiyeroglif sembolü, olan 20 gün ve 20 günden oluşan 18 ay var. Dünyanın güneş etrafındaki turunu tamamlamak için eksik kalan 5 gün ise uğursuz günler olarak ayrıca isimlendirilmiş ve karanlık bir dönem olarak sayılıyor. Kalan 6 saati dikkate almamışlar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;em&gt;-- Aztek Güneş Taşı / Antropoloji Müzesi --&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1960_s.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Meksika 20. yy sanatı için durağımız ise ‘Museo de Arte Moderno - Modern Sanat Müzesi’. Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun ünlü tablosu Las dos Fridas / İki Frida’yı ve ressamın kendisi kadar ünlü ressam kocası Diego Rivera’nın resimlerini görme şansına erişiyoruz. Müzenin bahçesi ise açık hava heykel sergisi. Frida Kahlo demişken; ressamın Coyoacan’daki ünlü mavi evini de ihmal etmiyoruz. Evde sanatçının kişisel eşyaları ( atölyesi, resim gereçleri, boyaları, elbiseleri, yatağı, geçirdiği kaza sonrası yaşamı boyunca aralıklarla takmak zorunda kaldığı çelik korseler, ilaç kutuları, bibloları, kitapları ) ve sanatçının başka ressamlar tarafından yapılmış portreleri ve fotografları yer alıyor. Evin bulunduğu Coyoacan, Meksika mimarisine uygun yapılmış çoğu tek katlı evlerin bulunduğu çok güzel bir semt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#666600;"&gt;- Tulum, Iguanaların antik kenti - &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Gezimizin ikinci yarısını Yucatan yarımadasında Karayip kıyılarına ayırıyoruz. Karayipler; Meksika Körfezi ile Küba en büyükleri olmak üzere Meksika’nın Atlantik kıyısında yer alan adaları da kapsayan bir bölge. Bizim gittiğimiz yer, Mexican Caribbean diye anılan ve Yucatan yarım adasının Maya Rivierası da denen güneydoğu kıyı şeridindeki Tulum kasabası. Tulum aynı zamanda küçük bir Maya antik kenti. Antik kent, faunası ve florası ile birlikte korumaya alınarak bir park şeklinde düzenlenmiş. Burada ilk kez gördüğüm iguanalar antik kenti mesken edinmiş, turistleri de takmayarak salınıyorlar tarihi duvarların arasında ve üzerinde. Şehrin yapıları fazla gösterişli olmasa da konumu muhteşem. Karayip denizi kıyısında bir tepede kurulmuş. Aşağıda beyaz kumsallı koylar ve cam göbeği bir deniz uzanıyor. Maya kentleri, Aztek şehirleri gibi ızgara planlı değil, daha dağınık. Tulum da bunun bir örneği ve istilalarla bozulmadan kalabilmiş tek Maya kenti. Ancak asıl Maya kent yerleşimi örneğini Tulum’a üç saat mesafedeki Chichen Itza’da görüyoruz. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;--Tulum Antik şehri --&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_2191_s.jpg" border="0" /&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;em&gt;-- Antik duvarın üstünde muz yiyen bir iguana --&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_2240_s.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;- Chichen Itza, cangılın saklı hazinesi - &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Chichen Itza’da, Meksika’da tesadüfen gördüğümüz ilk Türk’e de rastlıyoruz. Arkeolojik alana girişte; kulağıma Türkçe sözler çalınıyor ‘ seni seviyorum’, ‘ kalbim’, ‘aşk’ gibi.. Ancak bunları söyleyen bir Türk değil; aksanlı bir şekilde Avrupalı bir kız söylüyor; nasıl oluyor diye bakınıyorum; sonra gruptaki Türk’e benzeyen diğer kızı farkediyorum ve ‘Türk müsünüz ‘ diye laf atıyorum. Şaşırıyor ve seviniyor. Elçin, öğrenci değişimi programıyla Meksika’ya gelmiş; Pasifik okyanısı kıyısındaki Mazatlan’da yaşıyormuş. Arkadaşlarına, ben hiç kendi ülkemden birine rastlamıyorum diye de yakınırmış. Ayaküstü sohbet ediyoruz; biz de tatile geldiğimizi ve gezdiğimiz yerleri anlatıyoruz. Onlar da üç haftalık bir Meksika turuna çıkmışlar. Vedalaşıp Elçin’den ayrılıyoruz ve arkeolojik alana giriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chichen Itza, Yucatan cangılının derinliklerinde bir Toltek – Maya merkezi. Önceleri bir Maya kenti olan Chichen Itza, 13. yüzyılda Toltek istilasına uğruyor ve sonrasında Maya ve Toltek kültürlerinin bir sentezi olarak varlığını sürdürüyor. Mayaların en ilginç yapılarından El Caracol – Gözlemevi, Chichen Itza’da bulunuyor. Mayalar, güneş, ay ve Venüs’ün doğuş ve batış hareketlerini saptamak için bu yapının platform, kapı ve pencerelerinin oluşturduğu gözlem hattını kullanmışlar. Dağınık bir düzende görülebilecek diğer yapılar arasında Tanrı Kukulkan’a adanmış tapınak El Castillo, Rahibeler Manastırı, Casa Colorada, Savaşçılar Tapınağı ve Jaguar Tapınağı var. Bu yapıların duvar resimlerinde Tolteklerin Chichen Itza’yı fethi ve Maya liderlerinin kurban edilişi resmedilmiş. Aztek ve Maya kültürlerinde yaygın olan bir çeşit top oyunun oynandığı top sahası, benzerlerinin en büyüğü. Top sahasının hemen yanında insan kurbanı kültünün Chichen Itza’da da varolan bir gelenek olduğuna işaret eden Tzompantli – Kafatası Rafı bulunuyor. İnsan kurbanının, Maya kentine Tolteklerle gelen bir gelenek olduğu sanılıyor. Bu yapı duvarlarının üzeri kafatası kabartmalarıyla kaplanmış bir platform. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;-- El Castillo / Kukulkan Tapınağı --&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_2097_s.jpg" border="0" /&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;-- El Caracol /Gözlemevi --&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_2113_s.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm yapılar geniş bir alana yayıldığı ve nem çok yüksek olduğundan gezmek zaman alıcı ve yorucu. Ancak çok keyif alıyoruz; geldiğimize değdiğini düşünerek ayrılıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;- Damak tadı -&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Meksika mutfağından bahsetmeden geçmeyelim. Meksika yemekleriyle asıl tanışmamız Karayiplerde oluyor. İlk kaldığımız pansiyon pek temiz olmadığı için bir gece kalıp başka bir motele geçtiğimiz halde, yaptıkları nachos öyle lezzetli ki, sırf nachos yemek için tekrar geliyoruz. Meksika yemekleri temel olarak hamur işi ve fasulyeden oluşuyor. Bizim gözlememize benzeyen quesadilla’sı, çiğ böreğimize benzeyen empanadas / enchiladas’ı var. Kahvaltıda ‘Mexican style eggs’ yapıyorlar; bildiğimiz menemen, tek farkı chille dedikleri biber cinsini kullanmaları. Yumurtayı kahvaltıda fasulyeyle de pişiriyorlar. Fasulyeleri bizimki gibi değil; siyah fasulye. Birayı da ‘chealada’ ve ‘michelada’ şeklinde tüketiyorlar. ‘Chelada’ ağzı tuzlanmış bardakta limon suyu eklenmiş bira; ‘michelada’, ‘chelada’nın salsa sosu eklenmiş hali. Tekilanın binbir çeşidini bulmak mümkün zaten. İçinde kurt olanların mezcal olduğunu öğreniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fasulye ve biberin yanında, mısır da önemli bir yiyecek. Tarih boyunca, en önemli besin kaynakları mısır olmuş. Mısır tanrıları bile var. Mısırı bizdeki gibi haşlayarak yiyorlar, ama tuz yerine sosla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mexiko City’de çok iyi bir dondurmacının adını anmak gerek. La Condesa ve Polanco’da şubeleri olan Santa Clara’nın dondurması kesinlikle denemeye değer. La Condesa’daki Frutos Prohibidos ( Yasak Meyveler gibi bir anlamı var sanırım ) ise tropik meyve sularının farklı karışımlarıyla her damak zevkine uygun içecekler hazırlıyor. Ayrıca dev boyutlarda pişirilen ekmek içini incecik kesip içine peynir, jambon, avokado, domates, vb malzemelere sararak ve dışını kızartarak servis yaptıkları dürümler de çok lezzetli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meksika mutfağı bundan daha zengindir elbette; yine de sebze yemeklerinin olmadığı dikkatimizi çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;- &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#3333ff;"&gt;Çok nazlandın, Karayip güneşi -&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Karayipler’de aynı zamanda deniz tatili de yaparak bir taşla iki kuş vurma hevesimiz kursağımızda kalıyor biraz... Mayıs itibarıyle yağmur mevsimi başlamış ve bu dönem Karayiplerin ‘low season’ı. Hava çoğunlukla bulutlu, günde birkaç saat yağmur yağıyor, rüzgar hemen hiç kesilmiyor ve deniz hep dalgalı. Oteldeki müşteri yetkilisine hava durumunu soruyoruz; acaba güneş hiç çıkacak mı? Cevabı ‘totally unpredictable’ oluyor. Her an fırtına bile çıkabilir, güneş de açabilir diyor. Ertesi gün güneş açıyor; sadece sabah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşlenemediğimiz ve yüzemediğimiz için otelin kumsal kıyısındaki kafeteryasında kitap okuyoruz, sahil yolundaki dükkanları geziyor ya da kumsal boyunca yürüyoruz. Deniz kendi kumsal yürüyüşünden bir adet doğal olarak yıldız baskılı taş ve bir midye kabuğu ile dönüyor. Ben de ilginç ve yanıma alıp götürmek isteyeceğim bir şeyler bulmak niyetiyle bir kumsal yürüyüşüne çıkıyorum. Ya şanslı değilim ya doğru yere bakmıyorum. Otelden uzaklaştıkça görebildiklerim şunlar: Pet şişe, bidon, oto dış lastiği, parçalanmış bir ayakkabı teki, cam şişe kırıkları, denizin yığdığı ve güneşin kuruttuğu yosun yığınları... Dönüşte kumsalı taramayı bırakıyorum, denize ve gökyüzüne bakınarak devam ediyorum. Beyaz kumlarda biraz durup dalgaların ayaklarımı yıkamasını seyrediyorum. Deniz geri çekilirken kumları da hızla süpürüyor, yer ayaklarımın altından kayıyormuş da düşecekmişim gibi bir hisse kapılıyorum – hoşuma gidiyor. Bir uçak geçiyor. Dalgalar 7 – 24 sahile vuruyor. Kimi hışırtılı, çoğu zaman uğultulu bu ses hiç kesilmiyor. Şunları yanıma almaya karar veriyorum: Bulutlu bir göğün serinliği, denizin cam göbeği mavisi, beyaz kumların pürüzsüz dokusu, beyaz köpüklerin uçuculuğu, yorulmayan dalgaların azmi, sahile serilmiş yosunların tembelliği, palmiyelerin nazlı edası, bulutların arasından kaçıveren güneş ışınlarının oyunculuğu, tropik yerlerin turizm afişlerindekine benzer bir sahnenin görüntüsü, yoğun bir nem kokusu... Ben geriye bir şey bırakamıyorum, ayak izlerimi Karayip dalgaları anında siliyor; kokumu rüzgar alıp götürüyor. Karayip sahillerine vuran kimbilir kaç milyonuncu kişiyim... &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_2178_S.jpg" border="0" /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#cc33cc;"&gt;..................................................................................................................son.....&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-114954378692439591?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/114954378692439591/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=114954378692439591&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114954378692439591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114954378692439591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/06/bir-meksika-yazs.html' title='Bir Meksika Yazısı'/><author><name>Sanal Sergi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15840072520856344648</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-114914849758248304</id><published>2006-06-01T10:54:00.000+03:00</published><updated>2006-06-01T10:54:58.626+03:00</updated><title type='text'>MEksika'da bir sokak tabelası</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/1600/IMG_1730.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5561/2144/320/IMG_1730.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:arial;font-size:85%;"&gt;Berna'cım, adını Mexico City'de bir sokağa vermişler... :-)&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-114914849758248304?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/114914849758248304/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=114914849758248304&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114914849758248304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114914849758248304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/06/meksikada-bir-sokak-tabelas.html' title='MEksika&apos;da bir sokak tabelası'/><author><name>Sanal Sergi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15840072520856344648</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-114413087168954781</id><published>2006-04-04T09:06:00.000+03:00</published><updated>2006-04-04T09:07:51.706+03:00</updated><title type='text'>Mevsimleri Ayarlama Enstitüsü</title><content type='html'>Heyecanlı ve umutlu bir şey çocuk olmak. Çocuklar gibi sevinmek, şaşırmak, heyecanlanmak ve mutlu olmak. Parlak hediye kabından yansıyan ışıltılı gözlerle dünyaları sermek insanların ayaklarına. Hayatında en iyi bildiğin şey şaşırmak ve sevinmek olsa da açılan her paketin içinden ne çıkacağını merak etmek...&lt;br /&gt;Hele bir de akıllı bir annen varsa; veriyorsa küçücük bir hediyeyi bile iç içe geçmiş farklı boylarda paketler içinde, umutla beklemek daha da kolay. Uzun lafın kısası zor olmadı benim çocuk olmam. İşte öyle bir günde çıktı paketin içinden “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı kitap. Kafam karıştı, yüreğim hopladı ve sonra sorular geldi annemi ve babamı deli edercesine:&lt;br /&gt;Enstitü neydi?&lt;br /&gt;Var mıydı bir müdürü saatleri ayarlamak gibi önemli bir görevi olan bu enstitünün?&lt;br /&gt;Peki saati nasıl ayarlayacağına nasıl karar veriyordu müdür?&lt;br /&gt;....&lt;br /&gt;Annem kitabı aldığına alacağına pişman olsa da ben hayatımın keşfini yapmıştım.&lt;br /&gt;Evet bulmuştum, bir enstitü daha olmalıydı, o da mevsimleri ayarlamalıydı ve adı da “Mevsimleri Ayarlama Enstitüsü” olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen kuruldu bir enstitü gönül birliğiyle.&lt;br /&gt;Şimdi bir de müdür bulmak gerekiyordu bu enstitüye. Şöyle istediğim zaman istediğim mevsimi ayarlayabilecek bir müdür. Kim alabilirdi acaba bu yüce görevi ve ağır sorumluluğu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabiat ana olabilir miydi acaba? Yok yok olmaz çünkü o artık işini sevmiyordu ve mevsimler zamanında gelmiyordu. Annem de olamazdı çünkü kış ortasında dondurma yememe ya da kısa kollu kıyafetlerle dolaşmama izin vermezdi hiç.&lt;br /&gt;Peki ya babam? Yeterince karizma sahibiydi ama o da olmazdı çünkü sonbaharda kiraz olmamasının normal olduğunu düşünüyordu. Belki ablam olabilirdi, hem daha gençti, dinamik bir yönetici olabilirdi. Hayır hayır. Ablam da hep sonbaharı severdi. Onun yönetiminde sık sık sonbahar gelirdi bizim eve. Ailede mevsimleri etkin bir şekilde ayarlayacak, zaman zaman bahardan yana pozitif ayrımcılık yapabilecek, adil bir müdür bulamayınca iş başa düştü. Bu iş önemliydi, delege edilemezdi.&lt;br /&gt;Evet artık enstitümün bir müdürü vardı artık, o da bendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra ne mi oldu?&lt;br /&gt;Başarıyla ve yeni şubeler açarak varlığını hep devam ettirdi “Mevsimleri Ayarlama Enstitüsü” hayatımda. Koşullar ne olursa olsun istediğimde bahar geldi hep evime, bahçeme, gönlüme. Zorlamadan girdi istediği mevsimde her sevgi yüreğime. Delicesine çarptı hep kalbim güzellikler görünce. Yazı beklemeden kaynadı kanım. Kışı beklemeden soğudu aşk yangınlarım. Ve sonbaharı beklemeden düştü dalından gitmek isteyen konuklarım.&lt;br /&gt;Aslında bana sorarsanız benim içinde hep hep bahar kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya sizler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık olmak ya da yaşamak için baharı, üşümek için kışı, ısınmak için yazı, hüzünlenmek için sonbaharı bekleyenlere sözüm. Artık baharlar geç geliyor buralara. Gelse de kısa sürüyor ve yaza dönerken şöyle bir yürek burkup geçiyor. Kışlar uzun ve soğuk, yazlar da bir o kadar uzun geçiyor. Biri giderken diğerinin tadı kalıyor damağında insanın diğerinin tadını yeni hatırlamaya çalışırken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden sizler de edinmiyorsunuz bir “Mevsimleri Ayarlama Enstitüsü”?&lt;br /&gt;-&lt;br /&gt;“Kırılan dallar gibiyim &lt;br /&gt;Ben her bahar dirilirim &lt;br /&gt;Gizli bir kaynaktır içim &lt;br /&gt;Kendime bir yol bulurum “&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-114413087168954781?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/114413087168954781/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=114413087168954781&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114413087168954781'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114413087168954781'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/04/mevsimleri-ayarlama-enstits.html' title='Mevsimleri Ayarlama Enstitüsü'/><author><name>Guzide</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16906713948440782301</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-114294614167539243</id><published>2006-03-21T15:02:00.000+02:00</published><updated>2006-03-21T15:02:21.783+02:00</updated><title type='text'>Üç film bir kitap</title><content type='html'>Bu hafta sonu sinemalarda 3 film seyrettim. Biri heyecanla beklediğim ‘ What the bleep do we know? / Ne Biliyoruz ki?’&lt;br /&gt;!f İstanbul’daki gösterimi kaçırmıştım; şimdi ise sadece Maçka G-Mall’da oynuyor; gösterime girdiği gün gittim koşa koşa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyifli, eğlenceli bir ‘gündelik gerçekliğimizdeki her şeyi sorgulama’ seansı oldu. Film; teorik fizikçi; nöroloji uzmanı; anestezist; psikaytrist, kuantum fizikçi, ilahiyat uzmanı vb bilim insanlarının, kuantum teorisi; gerçeklik; beynimiz ve hormonlarımızın işleyişi; duygular ile hipotalamusun salgıladığı kimyasallar ve nöronların ilişkisi gibi konularda dile getirdikleri görüşleri eşliğinde, kendisini aldatan eşinden boşanmış ve depresyonunu ilaçlarla geçirmeye çalışan fotoğrafçı Amanda’nın dönüşüm hikayesini anlatıyor. Film pek çok yönden ‘ilham verici ve düşündürücü’. Müzikler ve animasyonlarla eğlenceli hale getirilmiş.&lt;br /&gt;Ana fikir; new age söylemle ‘ kendi gerçekliğimizi kendimiz yaratırız.’  Bu savla birlikte gerçeklik ve kendimiz hakkında edindiğimiz bazı bilgileri değerlendirme ve yararımıza kullanma şansı doğuyor:&lt;br /&gt;* bildiğimiz gerçekliğin olası tek gerçeklik olmadığı; kuantum fiziğinin aslında olasılıklar fiziği olduğu ve mevcut gerçeklikten başka gerçeklikler olasılığı bulunduğu;&lt;br /&gt;* beynimizin gerçekten gördüğü ya da hatırladığı ( zihinde canlandırdığı) şeyleri ayırt edemediği; yani aslında hatırladığı şeyi de gördüğünü sandığı; burada bir soru ortaya atılıyor: gören gözümüz mü beynimiz mi?&lt;br /&gt;* belli bir duyguyu çok sık yaşamanın aslında bir duygu bağımlılığı olduğu; bununsa hipotalamusun o duyguya karşılık salgıladığı kimyasallara hücrelerimizin bağımlılık kazanması sonucu geliştiği; yeni duyguları ( duygular da düşüncelerden kaynaklandığına göre yeni düşünceleri) seçerek yeni duyguya karşılık gelen kimyasallara alışabileceğimizi&lt;br /&gt;* ve suyun mesajı!!; sözcüklerin suya olan etkisi ve bedenimiz de büyük oranda su içerdiğinden aynı etkinin bedenimiz üzerinde de geçerli olabileceği fikri ( bu kitap Kuraldışı’ndan da çıkmıştı)&lt;br /&gt;* kendimize ve bedenimize göstereceğimiz sevgi ve özenle mutluluğu ve sağlığı hayatımıza çekebileceğimiz; seçeceğimiz yeni düşüncelerle daha mutlu olabileceğimiz ve işte böylece kendimiz için yeni bir gerçeklik yaratabileceğimiz sonucuna ulaşıyoruz.&lt;br /&gt;* Ve sadece mevcut gerçekliği yaşıyor olmamız tek becerebildiğimiz bu olduğundan değil; bunu seçtiğimizden. Başka bir seçim yaparak başka bir gerçekliği deneyimlemeye de muktedir varlıklarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar gayet güzel aslında…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada filmin; ‘Ramtha’ adında, 35,000 yıl önce yaşamış bir savaşçı olan ‘ermiş’ varlığa medyumluk yaptığını söyleyen ve dünya çapında müritleri olan JZ Knight adlı bir Amerikalı kadının kurduğu okulun  ( RSE – Ramtha Shool of enlightenment dı galiba) desteklediği bir film olduğunu da öğrenmiş bulunuyorum. Ramtha hakkında Internet’ten okuduklarım da, yeni bir sahte peygamberin insanların arayışları üzerinden zengin olma hikayesi gibi duruyor. Filmi yapanlar Ramtha’nın müritleri ve filmde görüş belirten bilim insanlarından bazıları da Ramtha okulunda hocalık yapıyormuş. Filmde JZ Knight’la da konuşulmuş.&lt;br /&gt;Bir-iki bilim insanı ise; filmde görüşlerinin çarpıtıldığı, farklı bir bağlamda kullanılmış olduğu yönünde açıklama yapmışlar daha sonra. Söylediklerinin sadece bir kısmı alıntılanmış filmde, dediklerine göre.&lt;br /&gt;Filmin sonunda ise; görüş veren bilim insanlarının filmin tamamının ileri sürdüğü görüşlere ve birbirlerinin fikrilerine de katıldığı anlamına gelmediği yönünde bir uyarı vardı zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Objektif değerlendirmek adına bu bilgileri de dikkate almakta fayda var. Genel olarak ben ilham verici ve aydınlatıcı buldum. Yine de bu ‘ kendi gerçekliğimizden biz sorumluyuz‘ söylemini biraz tehlikeli buluyorum: Başkalarının içinde bulundukları durumları ‘ kendileri yaratmışlar, kimse bir şey yapamaz’ şeklinde bir duyarsızlıkla değerlendirmeye itebilecek bir söyleme de dönüşebilir. Acaba tüm çekiciliğine rağmen bu söylemler de kapitalist düzenin bir oyunu mu diye düşündürüyor. Burada seyrettiğim ikinci filme geçeyim: Syriana. CIA ve ABD’nin Ortadoğu politikaları; büyük petrol şirketlerinin Ortadoğu üzerindeki oyunları; Arap toplumlarının iki yüzü – kendi rahatı için Amerika’nın ve büyük şirketlerin oyuncağı olmayı seçenler ve kurtuluş için tek çareyi intihar komandosu olmakta bulanlar üzerinden anlatılan ve buzdağının bir parçasını buz gibi yüzümüze çarpan bir film. Film hakkında fazla detaya girmeyeceğim; oldukça başarılı bir yapım; cesur ve önemli sorular ortaya atan bir film. Rahatlıkla izlemenizi öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü film ise bir Türk filmi, ‘ Korkuyorum Anne’. Aslında 2 senelik bir film ve yurtdışında da gösterilmiş; festivallere katılmış. Memlekette ancak yeni gösterime girme şansı bulmuş; onu da orijinal adı olan ‘İnsan Nedir ki?’ yeterince etkileyici olmadığından ‘ Korkuyorum Anne ‘ olarak değiştirilerek yapmış. Yönetmen ‘Reha Erdem’.&lt;br /&gt;Film insanın korkularını, anne – babasından kurtulma/ özgürleşme arzusunu; anne – baba korkusunu; bununla başetme yollarını komşuluk ilişkisi içindeki bir grup insanın başından geçenler etrafında anlatıyor. Filmin oldukça farklı bir dili var; sadece bir takım olaylar değil sinema perdesinden yansıyanlar; yer yer dipnotlar gibi bir takım bilgiler / görüşler / fikirler giriyor araya, filmin kahramanları dışında kişiler ve görüntüler ile birlikte. Gündelik hayatlarımızın sıradan gibi görünse de temelinde yatan unsurları diyebileceğimiz konuları işliyor. Korkular dedik zaten; hastalıklar, aşklar, umutlar, ailelerimiz, komşularımız; arkadaşlarımız, vücudumuz; görünüşümüz; boyumuz posumuz; kilolarımız, belimiz; sırtımız; askerlik; okul; iş; doğum; yalanlarımız; hayallerimiz; böyle gidiyor . Çok çok hoş; keyifli; sıcacık ve ilgiyi hiç düşürmeden üst seviyede tutabilen, bir de muhteşem müzikleri olan bir film. Şiddetle tavsiye ediyorum.  Film için link: &lt;a href="http://www.korkuyorumanne.com/"&gt;http://www.korkuyorumanne.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakit bulup da gideceklere iyi seyirler diyorum şimdiden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir kitap: ‘Merhaba Tembellik / Corinne Maier ‘ . Büyük Şirketlerin iç yüzünü komik ve sivri bir dille anlatıyor; yeni başladım daha nelerle karşılaşacağımı bilmiyorum. Şu ana kadar; şirkette fazla çalışmadan da idare edebileceğiniz; aslında mümkünse şirketlerde hiç çalışmamayı öneren; şirketlerde genelde bir sonuç alınamayan, yararsız bir sürü iş yapıldığı; anlaşılmaz bir dil kullanıldığı ve havalı laflar edildiği gibi görüşlerini okudum. Bu havalı laflar kısmı epey eğlenceli :&lt;br /&gt;Başlatmak yerine ‘ start vermek’; bitirmek yerine finalize etmek ve benzeri, şimdi aklıma gelmeyen ama hakikaten kullandığımız bazı laflar var. İnsan kendine gülüyor. Mevcut durumda yarı zamanlı olarak çalışan yazarın kitabı müdürlerini rahatsız etmiş ve ifadesi istenmiş – bunu da belirtelim…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-114294614167539243?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/114294614167539243/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=114294614167539243&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114294614167539243'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114294614167539243'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/03/film-bir-kitap.html' title='Üç film bir kitap'/><author><name>Sanal Sergi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15840072520856344648</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-114054735414440371</id><published>2006-02-21T20:33:00.000+02:00</published><updated>2006-02-21T20:42:34.170+02:00</updated><title type='text'>BABANIZI ÖLDÜRÜN...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;Eski Türk geleneklerine göre, çocuklara doğduklarında geçici bir isim verilir ve önemli bir başarı gösterdiklerinde gerçek isimleri konurdu. Hatta bu çocuk, toplumun ileri gelenlerinden biri ise, yaptığı her başarı için ayrı bir isim alırdı. Böylece kendini kanıtlayıp çocukluktan kurtulmuş olur ve toplum içinde saygınlık kazanırdı. Eski Türk destanlarının bir çoğunda çeşitli kahramanlık öyküleri anlatılır; gergedanı öldüren Oğuz Kağan, Kırgız destanlarında ejderhayı öldüren Er Töştük, Altay destanlarında canavar öldüren kahramanlar. Bu tamamen bir insanın kısa zamanda ayakta durmasını sağlamak, kendine güvenini kazandırmak için uygulanan itici bir güçtü. Benzer gelenek Amerika yerlilerinde de vardı. Onlar da tek başına bir hayvan avlamadan çocuğa isim vermezlerdi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;/blockquote&gt;Bazı Türk destanlarında da “babasını öldüren” çocuklardan bahsedilir, Oğuz Kağan ve Semetey bunlardan birkaçıdır. ”.... Semetey öyle büyük öyle korkunç bir bahadır olacak ki, babasını bile öldürecek....”. Bu mecazi anlatım tarih içinde birçok araştırmacı tarafından anlaşılamamış ve salt kelime anlamıyla alındığı için bir vahşet olarak görülmüştür. Hatta milliyetçi birçok yayın içinde bu veya benzer deyimler özellikle kullanılmazlar. Aslında burada anlatılmak istenen, çocuğun özgüvenini ve cesaretini kazanması, hayatla savaşmayı öğrenmesiydi. “Baba” ve “Anne” burada eski anlayışların ve geleneklerin; “Çocuk” ise yeni dünyanın, yani kendi çağının sembolüydü. “Babasını öldüren çocuk” artık kendi ayakları üzerinde durabilen, eski anlayışları değiştirip, toplumu geldiği nesilden bir adım daha ileri taşıyabilecek ve kendi çağını başlatabilecek birey anlamına geliyordu. Türk geleneklerinde bu hiçbir zaman eskiye saygısızlık olarak kullanılmamıştır. Aksine büyüklere ve geleneklere her zaman saygı duyulurdu, ancak büyükler de nerede duracaklarını bilir, yeni nesile saygı göstererek önlerinden çekilirlerdi. Toplumun temelinde karşılıklı saygı ve sevgi vardı. Böylece Türk toplumları tarih boyunca Asya’ya sığmayıp, sürekli gelişmiş ve genişlemiş, Mezopotamya, Arap yarımadası, Anadolu, Rusya ve Macaristan’a kadar ilerlemişler ve yayılmışlardır. Ancak daha sonra Müslümanlığın kabulu ile, eskiye saygı daha katı hale gelmiş ve “bağımlı” aile yapısı kurulmaya başlanmıştır. Anadolu’da, eski Türk toplumlarından gelen ve temeli karşılıklı saygı ve sevgi olan bu eski yaşam tarzı, tasavvuf ile Müslümanlık döneminde de bir süre yaşatılmıştır. Ancak zaman içinde tasavvuf kurumları da yozlaşarak tarihe karışmıştır. Bundan sonra da geri dönülemez bir şekilde, kendine güvensiz, aileye bağımlı, ancak anne ve babasının kendisine verdiği kadar değerliliğe sahip olan insanlar yetişmeye başlamıştır. Bu düzen hala devam ettiği için, Türk toplumu kurtuluş savaşından sonra kendisini hep yükseklere taşıyacak bir kahraman bekler olmuştur. Hayatın hiçbir alanında kendisinin bir kahraman olacağını düşünemeyen bireylerden oluşan bir toplumdan ne bir kahraman çıkar ne de gelişmiş bir toplum düzeyinden bahsedilir. Ve hala bu toplum, kendisini yöneten insanları, ancak kendisi kadar değerli olan insanlardan seçmektedir. Sonuç ortada. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Peki batı toplumları, Avrupa devletleri ve ABD nasıl bu kadar gelişmişlik düzeyine erişebilmişler. Yoksa onlar da babalarını mı öldürdüler? Evet, 18 yaşını dolduran bir batılı çocuk kapı önüne konur. Tabi durum bu kadar acıklı ve vahim değil ama, en azından babası veya annesi o yaşa gelen çocuğa, ekonomik olarak kendi görevlerinin tamamlandığını ve artık başının çaresine bakması gerektiğini söylerler. Evet, işte babasını öldüren ve kendi çağını yaşamaya başlayan insanlar topluluğu. Tabi burada ince bir çizgi var. Bu uygulama aslında perde arkasında “ekonomi” ve “bireysellikle” besleniyor. İnsanın ihtiyaç duyduğu saygı ve sevgi bağları da bu bireysellik anlayışıyla zedeleniyor hatta kopartılıyor. Aidiyet duygusu kayboluyor, bireysellik öne çıkıyor. Evet hayatla savaşan, gelişen, ayakta duran, kahraman beklemeyen, özgüveni yüksek insanlar görüyoruz ama hepsinin inandığı tek güç var, para. Özgürlük, bağımsızlık, insanca yaşamak, demokrasi, insan hakları, gibi yüzlerce kulağı okşayan sloganla devletler fethedip, oradaki kaynakları kurutmuyorlar mı? Bir yandan yüzyıllar boyunca bazı ülkelerin tüm kaynaklarını sömürüyor ve insanlarını köle yapıyor, diğer yandan da devlet destekli göstermelik Live Aid konserleri düzenliyorlar. Hatta, onların kaynaklarını kullanıp zengin olmamışlar gibi, kendilerine G8 diye bir isim verip, sonra da onların milyon dolarlık borçlarını sildik demiyorlar mı? Ne kadar ironik bir tablo. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Batı toplumlarındaki gibi, çocuğu ekonomi ve bireysellik destekli büyütüp, zamanı gelince kapı önüne koymak da; doğu toplumlarında olduğu gibi, kocaman bir insan olduğu halde aileye bağımlı tutmak da tam olarak doğru çözüm değil. Öyleyse her ikisinin de ortası, yani binlerce yıl önce yaşayan insanlardan ders alarak, karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan bir ilişki kurmak en sağlıklısı gibi duruyor. Peki o insanlar, bu kadar ilkel oldukları halde nasıl oluyor da günümüzdeki toplumlardan çok daha uygar bir sosyal ilişki içinde yaşayabiliyorlardı? Onlar bizden çok daha az gelişmiş, çok daha cahil değiller miydi? Belki de hayır, belki de bizim şu anda bilmediğimiz ve zaman içinde unutulan birçok bilgiye sahiptiler. Neyse bu başka bir konu... &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Evet, babanızı (ve annenizi) öldürün ve çocuklarınızın da sizi öldürmesine izin verin. Ama her zaman onları sevdiğinizi ve saydığınızı bilsinler. Sığınmak istediğinizde sıcak bir yuva olduğunu bilin, sizin çocuklarınız da bunu bilsinler. Onların önünden çekilin, hayatta kullanacakları silahları önce siz onların eline verin ki sizi öldürebilsinler....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle yaşayın... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-114054735414440371?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/114054735414440371/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=114054735414440371&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114054735414440371'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/114054735414440371'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/02/babanizi-ldrn.html' title='BABANIZI ÖLDÜRÜN...'/><author><name>irfan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-113778822451734913</id><published>2006-01-20T22:17:00.000+02:00</published><updated>2006-01-20T22:17:04.546+02:00</updated><title type='text'>İşler beklediğimiz gibi gitmediğinde...</title><content type='html'>Hafta sonu çizmelerimi ayakkabı tamircisine bıraktım; topuklarını değiştirmesi için - araba kullanırken gaza - frene basa basa kırmışım sağ tekin topuğunu. Aynı gün uğradım bitirmiş midir diye; Pazartesi versem daha iyi dedi, aceleye gelmesin. iyi dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi iş çıkışı servisle eve geldim, bir yandan düşünüyorum çizmeleri almaya gitsem mi; üşeniyorum; hava soğuk. Yolumun üstü olmadığından evden arabanın anahtarlarını alıp öyle gitmem gerekiyor. Eve girince de insanın tekrar çıkası gelmiyor. Neyse; hemen üstümü değişip çıktım; fazla düşünürsem vazgeçerim; gidip halledeyim diye. Gittim, bu sefer de sevgili tamircim yarın alacaksın, makine bozuldu, yapamadım dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hay Allah dedim içimden, evden hiç çıkmasaymışım olurmuş. Arabaya binip geri döndüm. Eve yaklaşırken çok sevdiğim ama adını ve kimin söylediğini bilmediğim bir parça başladı. Yakın zamanda birkaç kez melodisini hatırlamaya çalışmış, denk gelse de dinlesem istemiştim. Adını ve söyleyen grubu nasıl öğrenirim diye de merak ediyordum. Tam otoparka arabayı park ederken şarkı bitti ve şarkının adı ‘Serenade’ ile söyleyen grup ‘ Steve Miller Band’ anons edildi. Çizmeleri alamadım ama çizmeleri almak için çıkmasaydım bu şarkıyı dinleyemeyecek ve bu bilgileri edinmiş olmayacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve şunu sordum kendime: Bu bir işaret mi? Hayatta olmasını istediğim fakat olmayan ya da istediğim zamanda olmayan şeyler için referans alabileceğim bir bakış açısı olabilir mi? Belki… HAyat bazen beklediklerimizi sunmuyor; ya da bizim beklediğimiz zamanda sunmuyor ama değerini bilebilirsek ya bizi hoşnut edecek başka bir şeyle geliyor ya da yeterince beklersek isteklerimiz de gerçekleşiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu küçük, gündelik olaylar bana bunları düşündürdü. Aşağıda şarkının sözlerini de ekleyeyim; çünkü şarkının sözleri de çok güzel - basit ama anlamlı. Yaşamın, dünyanın, doğanın sunduğu güzelliklere bir serenat:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;did you see the lights&lt;br /&gt;as they fell all around you&lt;br /&gt;did you hear the music&lt;br /&gt;serenade from the stars&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;wake up wake up&lt;br /&gt;wake up and look around you&lt;br /&gt;we're lost in space&lt;br /&gt;and the time is our own&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;did you feel the wind&lt;br /&gt;as it blew all around you&lt;br /&gt;did you feel the love&lt;br /&gt;that was in the air&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;the sun comes up&lt;br /&gt;and it shines all around you&lt;br /&gt;you're lost in space&lt;br /&gt;and the earth is your own&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-113778822451734913?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/113778822451734913/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=113778822451734913&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/113778822451734913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/113778822451734913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/01/iler-beklediimiz-gibi-gitmediinde.html' title='İşler beklediğimiz gibi gitmediğinde...'/><author><name>Sanal Sergi</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15840072520856344648</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-21059425.post-113744436289521405</id><published>2006-01-16T22:46:00.000+02:00</published><updated>2006-01-16T23:57:51.800+02:00</updated><title type='text'>Kişisel gelişim mi, gelişimi kişiselleştirmek mi?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Adamın biri, daha MS. 50'li yıllarda, bugün Stephen Covey (en ünlüsü o) ve diğerlerinin yazdığı bilgileri yazmış. Kim mi, Epiktetos. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu şahsiyet şunları söyler:&lt;br /&gt;- İnsanları üzen eşya(insan) veya olaylar değildir, onlar hakkında sahip oldukları düşüncelerdir.&lt;br /&gt;- Sen kendini bildiğin sürece başkalarının seni incitmesi mümkün değildir.&lt;br /&gt;- ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle, tanıdık geldi değil mi? Bu, yazılı belgelerin saklanma süresi içinde elimize ulaşmış olan bilgiler. Aslında bundan onbinlerce yıl önce de insanlar bu bilgilere sahipti, hem de daha fazlasına, hem de tüm insanlar. Ama o zamandan bugüne gelebilmiş yazılı bilgiler yok. Ne mi oldu? İnsanlar gittikçe gömüldükleri karanlık çağlarda ve yobazlık uçurumunda tüm bu bilgileri yok ettiler. Haçlı seferleri doğu bilgeliğini yok etti, girişimci ve kaşiflerin kellelerini uçurdu; Müslüman fetihleri "gavur" belgelerini yok etti, İskenderiye kütüphanesini yaktı; İbraniler on-emir tabletlerine bile sahip çıkamadılar, peygamberleri Musa bile ölürken kendi ırkını lanetledi...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İşte insanlığın tarihi, çok iç açıcı değil mi. Dinlerden önceki tüm eski ve kadim bilgiler yok oldu gitti. Dinler de hala tartışılıyor ve dünyada hala din savaşları oluyor. Ve bugün bile insanlık dünyaya geliş nedenini arıyor. Dinlerin öğrettiği sabit, değişmez ve "sorgulanamaz" kurallar için de mi bulacak? Hiç değilse başlangıç için bu da yeterli, ama öncelikle "sorgulamasını" öğrenmeli. Eğer soru sormaya cesaret edemezse, zaten küçücük bir kısmını kullandığı beynini birazcık çalıştırmazsa, içinde bulunduğu evreni değil, sadece kendini anlamaya çalışmazsa, yine birşeyler öğrenemeyecek. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar da, MS 50'li yollardan bu güne kadar olduğu gibi, belki daha kaç yüzyıl aynı şeyleri ve bilgileri tekrar tekrar gelecek kuşaklara aktarmaya ve anlatmaya çalışacak. Her nesil de (bizim olduğumuz gibi) bu öğretileri ilk defa duyuyormuş, bu bilgileri yeni öğreniyormuş gibi şaşıracak. Oysa bin kuşak önceki dedelerimiz bunların hepsini hatta daha da fazlasını biliyorlardı ve o insanlar bu bilgileri çocuklarına torunlarına aktarıyorlardı. Böylece aynı bilgelik devam ediyordu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu bilgilere şaşırmayan bir nesil geldiğinde, bu bilgeliğe sahip insanlar dünyayı doldurduğunda, işte o zaman "kıyamet" olacak. Yani din kitaplarında dediği gibi "tüm ölüler uyanacak". Evet doğru, ama tasvir edildiği gibi kimse mezardan çıkmayacak, sadece içimizdeki bilgeliği ve ışığı görüp "uyanmış" olacağız. Çünkü şu anda tüm insanların gözleri kapalı, yani hepimiz "ölü"yüz...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;.&lt;br /&gt;Stephen Covey'i zaten duymuş ve hatta okumuş olabilirsiniz.&lt;br /&gt;Bir de isterseniz Epiktetos'u okuyun. &lt;a href="http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=WK8K0UH1311WOS5B9UCT"&gt;Düşünceler ve Sohbetler&lt;/a&gt;...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/21059425-113744436289521405?l=mandalinalar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mandalinalar.blogspot.com/feeds/113744436289521405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=21059425&amp;postID=113744436289521405&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/113744436289521405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/21059425/posts/default/113744436289521405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mandalinalar.blogspot.com/2006/01/kiisel-geliim-mi-geliimi.html' title='Kişisel gelişim mi, gelişimi kişiselleştirmek mi?'/><author><name>irfan</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
