Bir Meksika Yazısı
- İstanbul, hep kalbimdesin -
Gecenin ikisinde Boğaz’da sahil yolunda arabamı sürüyorum. Deniz’in sitesindeki otoparka bıraktığım arabamı aldım, evime dönüyorum artık. Özlemişim. Dünyanın en güzel şehri İstanbul ışıl ışıl, gerçek bir hazine gibi. Bir yandan bu yaz yapmak istediğim şeyleri düşünüyorum. Balkonuma çiçekler ekmeyi, Moda’da bir hafta sonu sabahı çay içip gazetemi okumayı, açıkhava konserlerini, güneşli bir günün erken saatlerinde Boğaz’da araba kullanmayı, Anadolu Kavağı’na kadar gitmeyi, Çengelköy’de simit ve peynirle kahvaltı yapmayı... İstanbul’a dair her şey.
Sonra yemek istediğim yemeklerin bir listesini yapıyorum kafamda. Hatta bu yemekleri kendim yapmaya karar veriyorum. Ben yemek yapacağım! Közlenmiş patlıcan-biber salatası, etli biber dolması, fırında yaz türlüsü, fırında patates ( ımmh!! üstüne yoğurt dökeceğim fırından çıktıktan sonra). Sonra yıllar yıllar önce denediğim bir tarif geliyor aklıma, çok da basit ama orijinal. Büyük domateslerin içi oyulup; dibine çok az yağ konuyor ve içine yumurta kırılıp fırında pişiriliyor. Menemenin farklı bir formatta sunumu...
Eve varıyorum; 24 saatlik yoldan gelmişim ama uykum da yok. Radyoyu açıp evde oyalanıyorum; sabah olup işe gidene kadar. Meksika gezisine ait ıvır zıvırı valizden çıkarıyorum: Çok beğenerek aldığım Aztek Güneş Takvimim, tepesinde Aztek figürü bulunan kalemler, manyetik süsler; yerel dokuma bantlar, kapağında Frida Kahlonun fotograf baskısı bulunan seramik kutum,Toltek heykelciğim, birinde Mariachi (Meksika folk müzisyeni), birinde kaktüs figürü olan çerçeveli resimler...
Ve arkadaşlar için aldığım ufak hediyeler... Seramikler, manyetikler, defterler, otantik kutular...
Çektiğim fotoğrafları bilgisayara aktarıyorum. Hepsine tek tek bakıyorum, hepsiyle ilgili taze anıları izliyorum.
- Mexico City – dev metropol -
Deniz’le Meksika gezimiz, Meksiko City’de başlıyor. Bir zamanların Aztek başkenti Tenochtitlan’ın bulunduğu yerde, Meksika’nın başkenti, 20 milyondan fazla nüfusuyla dev metropol Mexico City yer alıyor. Etrafı dağlarla çevrili, 2500 metredeki bir platoya kurulu, yüksek olmayan binaları ve Meksika mimarisindeki renkli evleriyle dikkat çeken bir şehir. Ev sahibimiz Demet, şehrin bohem denilebilecek çevresinin yaşadığı La Condesa’da oturuyor. Burası yerel ve dünya mutfaklarının yemeklerini yapan lokantaların, butiklerin, dekorasyon ve mücevher dükkanlarının bulunduğu turistik bir bölge. Semtin merkezinde yer alan ve semt sakinlerinin koşu, köpek gezdirme faaliyetlerini gerçekleştirdiği Parque Mexico isimli parkı elips şeklinde ‘Avenida Mexico - Mexico caddesi’ ve bir paralelinde ‘Avenida Amsterdam - Amsterdam caddesi’ çevreliyor. Mexico City'de sokak ve cadde adları ya dünya şehirlerinin ya da Meksika eyalet, kent ve kasabalarının isimlerini almış.

Aztekler; şimdiki Meksikalıların ataları. Meksika kabilesinin sözlü tarihçesine göre, ataları mağara ve pınarlardan doğar. Ana vatan kuzeyde bir göl içindeki ada olarak tanımlanır ve ‘Turnalar Ülkesi ‘ anlamına gelen Aztlan adını taşır; arkaik Aztek adı buradan gelir. 12. yüzyıl başında ata toprağını terkederler, bu göç sırasında Meksika adlı bir göçebe grubu onlara katılır ve Huitzilopochtli adlı lider-tanrının isteği üzerine tüm kabile Meksika adını alır. Aztek ismi, İspanyol istilası sonrasında, şimdiki Meksiko City civarını kapsayan Meksika vadisinde yaşayan halkların genel adı olarak benimsenir.
Meksika Kabilesi ülkelerini kuracakları yeri bulana kadar göçebe olarak yaşar. Söylenceye göre ülkelerini kuracakları yer; bir ata tanrının ibildirdiği ve kaktüsün üzerine tünemiş kartalın yılanı yakaladığı yerdir. Kabile, Meksika vadisine gelir; topraklar daha önce gelmiş kabileler tarafından paylaşılmıştır. Bir dizi çaba ve savaştan sonra Tetzcoco Gölü üzerinde kartalın kaktüsün üzerine tünediği yeri bulurlar ve Aztek başkenti Tenochtitlan’ın temeli atılır. Kent, göl üzerinde çoğu bataklık olan bir adaya kurulur. Kabile zamanla, çevredeki kentleri fethederek ve vergiye bağlayarak genişler ve Aztek imparatorluğu haline gelir. Ancak fethettikleri kent devletleri, İspanyollar geldiğinde onlarla birlik olarak Aztek imparatorluğunu çökertirler. İspanyollar, istila ettikleri kentte kiliselerini ve kendi yapılarını kurar ve Tenochtitlan’dan geriye birşey kalmaz. Günümüzdeki tek kalıntı şehrin tarihi bölgesi olan Centro Historico’da yakın zamanda bulunan tapınak kalıntıları ve arkeolojik çalışmalar halen devam ediyor.
-- Aztek yaratılış söylencesinde kaktüsün üzerine tüneyen kartalın yılanı yakaladığı yer --

Centro Historico, büyük bir meydanın ( dünyanın üçüncü büyük meydanı) etrafında Catedral Metropolitana - Metropolitan Katedrali, Palacio Nacional - Başkanlık Sarayı, Aztek Tenochtitlan kalıntılarının bulunduğu Templo Mayor müzesi ve koloniyel evlerin yer aldığı bir bölgenin adı. Ortadaki meydan sık sık çeşitli gösterilere ve konserlere sahne oluyor, protestolar, seçim mitingleri burada yapılıyor. Meydandaki dev Meksika bayrağı dikkat çekici. Bayrakta yeralan yılanı yakalamış kartal figürü de Aztek ülkesinin kuruluş söylencesine dayanıyor. Meydana Meksikalılar Zocalo diyorlar. İspanyollar kenti fetihlerinden sonra meydana bir de anıt dikmek istemişler, anıtın kaidesi yapılmış fakat para tamamlanamadığı için sadece kaide kalmış ve meydana bu kaide nedeniyle Zocalo denmeye başlanmış. Kaide sonradan kaldırılsa da Zocalo ismi kullanılmaya devam ediyor. Genel olarak Meksika şehirlerinin merkezindeki meydanlar Zocalo olarak anılıyor zaten. Zocalo’nun devamındaki bir sokakta pazar kuruluyor; kalabalığıyla bizim Mahmutpaşa’ya benziyor burası.
-- Metropolitan Katedrali --
-- Zocalo'daki dev Meksika bayrağı --

Centro Historica’ya Zona Rosa’dan Paseo de la Reforma caddesi boyunca yürüyerek ulaşıyoruz. Zona Rosa bir alışveriş ve restoran – cafe semti. Buradaki kafelere zamanında Carlos Fuentes, Octavio Paz gibi ünlü isimler takılırmış. Centro Historico’ya doğru yürüdüğümüz Paseo de La Reforma, çok geniş bir cadde. Caddenin iki yanı Meksika tarihinde önemli kişilere ait heykellerle dolu. En önemli anıtlar ise, yolun ortasındaki refüjde bulunan ve daha büyük olan Cristoph Colomb anıtı, Aztek savaşçısı Cuauhtemoc anıtı ve Angel de la Independencia - Bağımsızlık Anıtı. Bu anıt ve heykellerin yanı sıra çağdaş eserler de bu caddede sergilenmekte. Mexico City’de heykel sanatı epey itibar görüyor.
Centro Historico’dan dönüşte Paseo de la Reforma yerine başka sokaklardan geçiyoruz. Ve Bolivar caddesi üzerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun 1910’da Meksika’ya hediye ettiği saat kulesine rastlıyoruz. Üzerinde ‘La Colonia Ottomania a Mexico – Septiembre 1910 ‘ diye not düşülmüş.
--Osmanlı İmparatorluğu’nun Meksika’ya hediyesi saat kulesi --

Türkiye’ye dair rastladığımız diğer yerler ise Türk işi eşyalar satan birkaç dükkan. İncik boncuk neyse de, en kötüsünden dansöz kıyafetlerinin de ‘Arte Turco’ adı altında satılmasına bozulmuyor değiliz yani. Buralarda Türkiye’yi biliyorlar; belki her milletin insanlarına yapıyorlardır ama nereden geldiğimizi söyleyince heyecanla ‘ Aaa, Turkiiyaa..’ demeleri eh hoşuna gidiyor insanın. Hatta gezinin 3. günü gittiğimiz Aztek kenti Teotihuacan’daki satıcı ‘Amerikalı olmadığınızı anlamıştım’ diyor neşeyle; Amerika’yı ve Amerikalıları pek sevmiyorlar Meksikalılar... Gringolar...
Teotihuacan, Azteklerin toplum ve kültür mirasını aldığı iki kaynaktan biri. Diğeri ondan daha sonra kurulmuş olan Tula kenti. Ne yazık ki Tula’dan geriye kalanlar pek fazla değilmiş. Teotihuacan,kalıntıları bugüne ulaşmış, iyi durumda ve zamanının en büyük Mezo Amerikan kenti. Kentin tarihi MS 1. ve 8. yüzyıllar arasına düşüyor; Mexico City’ye bir saat uzaklıkta bir düzlükte yer alıyor. Azteklerin klasik ızgara planında düzenlenmiş olan şehrin ortasından geçen Güney – Kuzey eksenindeki ‘La Calzada de Los Muertos – Ölüler Yolu ‘ bir tören yolu görevi görmüş. Ölüler yolunun güney ucunda Piramide de la Luna - Ay piramidi yer alıyor, kuzey ucu henüz saptanamamış. Yolun iki yanı ayin platformlarının ve diğer yapıların kalıntılarıyla çevrili. Doğuda devasa Piramide del Sol - Güneş Piramidi yer alıyor, konumu ekinoksta güneşin doğduğu yere hizalanmış. Piramitlerin ikisine birden tırmanmayı göze alamayıp sadece daha heybetli ve meydan okuyan Güneş piramidine tırmanıyoruz. Yukarıdan tüm kente hakim bir görüş var. Şehrin ızgara planı net olarak görülüyor. Geniş bir ovaya yayılıyor kent ve yapıların biçimleri itibarıyle çevre arazinin şekilleriyle uyumlu.
-- Piramide del Sol / Güneş Piramidi --

-- Piramide de la Luna - Ay Piramidi -- 
Teotihuacan, Aztek yaratılış öykülerinde mitolojik öneme sahip. Söylenceye göre en başta sessizlik ve karanlık varmış. Tanrılar toplanmış ve büyük bir şenlik ateşi yakmışlar. Güneş ve ayın yaratılması için kurban seçilen iki tanrının ateşe atlaması gerekiyormuş. Ateşe ilk atlayan tanrı güneş olmuş, ikinci tanrı ay olmuş. Ancak bir türlü dönmeye başlamayınca; tüm tanrılar kendilerini ateşe atmışlar ve güneş ve ay dönmeye başlamış. Teotihuacan’daki Güneş ve Ay piramitlerinin adı bu hikayeye dayanmakta, şehrin ismi de Aztek dilinde ‘Tanrıların yaşadığı yer anlamına gelmekteymiş. Kentin hiyerogliflerindeki gerçek adı ise henüz çözülememiş. Güneş ve Ay, ayrıca Aztek inanışındaki ‘Duality/ İkilik’ anlayışını simgeliyor. Yaratılış ve varoluşta herşey ikiliğe dayanıyor; güneş – ay, kadın – erkek, yaşam – ölüm, gece – gündüz gibi. Benzer ikilik anlayışı, daha sonra tanışacağımız Maya uygarlığında da bulunuyor.
Ayin platformlarında Tanrılara kurban törenleri yapılırmış. Bu mirası paylaşan Aztek kültürü de dışarıdan bakınca vahşet dolu görünüyormuş; öyle ki İspanyollar Tenochtitlan’daki ayinlerdeki kurban törenlerini izlediklerinde dehşete kapılmışlar. Kurban törenlerinde yaşam için ( yaşamın devamı için tarımın sürmesi adına ve tarımın devamı için yağmur yağsın diye ) insanlar, genç kızlar, çocuklar kurban edilir; yürekleri chac mool denen heykellerin ortasındaki kaplarda tanrılara sunulurmuş. Ölüm kültü, Azteklerde zamanın döngüsel algılanışına bağlı ve yaşamın devamı adına yapıldığından kendilerince vahşet gibi algılanmıyordu herhalde. Onlar, yaşam ve ölümün birbirini takip edip defalarca tekrarlandığına inanırmış. Dünyanın yaratılışı söylencesi bile tanrıların kendini ateşe atarak kurban etmesine dayanıyor.
--Chac mool / Antropoloji Müzesi --

- Mexico City’de Antropoloji, Modern Sanat ve Frida Kahlo müzeleri -
Meksiko City’deki ‘Museo Nacional de Antropologia - Antropoloji Müzesi’, Meksika tarihinde önem taşıyan halklara dair bilgi edinmek için önemli bir kaynak. Burada eski uygarlıklara ait buluntular yer alıyor. Aztek, Maya, Toltek, Körfez bölgesi halkları ve Kızılderili yaşamlarına ayrılmış bölümler var. Arkeolojik kazılarda bulunan kabartma, heykel, çömlek, ok, mızrak benzeri eşyalar sergileniyor. En heyecan verici olan Meksiko City’de ana meydanın altında bulunan Aztek Güneş taşı ya da Aztek takvimi. Bir takvim işlevi görmekten çok beş mitsel dünya oluşumunu simgeliyormuş. Ortada Güneş Tanrısı ve dört yönünde bundan önceki 4 yaratılışa ait semboller yer alıyor. Aztek inanışına göre dünya bundan önce 4 kez daha yaratılmış ve hepsinde yok olmuş – kıyamet daha önce dört kez kopmuş yani. İçinde bulunduğumuz dünyanın beşinci yaratılışı. Dört yaratılışı simgeleyen bölümün çevresinde ise Aztek takvimindeki 20 günün adının sıralandığı bir bant var. Aztek takviminde, her birinin ayrı adı, yani hiyeroglif sembolü, olan 20 gün ve 20 günden oluşan 18 ay var. Dünyanın güneş etrafındaki turunu tamamlamak için eksik kalan 5 gün ise uğursuz günler olarak ayrıca isimlendirilmiş ve karanlık bir dönem olarak sayılıyor. Kalan 6 saati dikkate almamışlar.
-- Aztek Güneş Taşı / Antropoloji Müzesi --

Meksika 20. yy sanatı için durağımız ise ‘Museo de Arte Moderno - Modern Sanat Müzesi’. Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun ünlü tablosu Las dos Fridas / İki Frida’yı ve ressamın kendisi kadar ünlü ressam kocası Diego Rivera’nın resimlerini görme şansına erişiyoruz. Müzenin bahçesi ise açık hava heykel sergisi. Frida Kahlo demişken; ressamın Coyoacan’daki ünlü mavi evini de ihmal etmiyoruz. Evde sanatçının kişisel eşyaları ( atölyesi, resim gereçleri, boyaları, elbiseleri, yatağı, geçirdiği kaza sonrası yaşamı boyunca aralıklarla takmak zorunda kaldığı çelik korseler, ilaç kutuları, bibloları, kitapları ) ve sanatçının başka ressamlar tarafından yapılmış portreleri ve fotografları yer alıyor. Evin bulunduğu Coyoacan, Meksika mimarisine uygun yapılmış çoğu tek katlı evlerin bulunduğu çok güzel bir semt.
- Tulum, Iguanaların antik kenti -
Gezimizin ikinci yarısını Yucatan yarımadasında Karayip kıyılarına ayırıyoruz. Karayipler; Meksika Körfezi ile Küba en büyükleri olmak üzere Meksika’nın Atlantik kıyısında yer alan adaları da kapsayan bir bölge. Bizim gittiğimiz yer, Mexican Caribbean diye anılan ve Yucatan yarım adasının Maya Rivierası da denen güneydoğu kıyı şeridindeki Tulum kasabası. Tulum aynı zamanda küçük bir Maya antik kenti. Antik kent, faunası ve florası ile birlikte korumaya alınarak bir park şeklinde düzenlenmiş. Burada ilk kez gördüğüm iguanalar antik kenti mesken edinmiş, turistleri de takmayarak salınıyorlar tarihi duvarların arasında ve üzerinde. Şehrin yapıları fazla gösterişli olmasa da konumu muhteşem. Karayip denizi kıyısında bir tepede kurulmuş. Aşağıda beyaz kumsallı koylar ve cam göbeği bir deniz uzanıyor. Maya kentleri, Aztek şehirleri gibi ızgara planlı değil, daha dağınık. Tulum da bunun bir örneği ve istilalarla bozulmadan kalabilmiş tek Maya kenti. Ancak asıl Maya kent yerleşimi örneğini Tulum’a üç saat mesafedeki Chichen Itza’da görüyoruz.
--Tulum Antik şehri --
-- Antik duvarın üstünde muz yiyen bir iguana --

- Chichen Itza, cangılın saklı hazinesi -
Chichen Itza’da, Meksika’da tesadüfen gördüğümüz ilk Türk’e de rastlıyoruz. Arkeolojik alana girişte; kulağıma Türkçe sözler çalınıyor ‘ seni seviyorum’, ‘ kalbim’, ‘aşk’ gibi.. Ancak bunları söyleyen bir Türk değil; aksanlı bir şekilde Avrupalı bir kız söylüyor; nasıl oluyor diye bakınıyorum; sonra gruptaki Türk’e benzeyen diğer kızı farkediyorum ve ‘Türk müsünüz ‘ diye laf atıyorum. Şaşırıyor ve seviniyor. Elçin, öğrenci değişimi programıyla Meksika’ya gelmiş; Pasifik okyanısı kıyısındaki Mazatlan’da yaşıyormuş. Arkadaşlarına, ben hiç kendi ülkemden birine rastlamıyorum diye de yakınırmış. Ayaküstü sohbet ediyoruz; biz de tatile geldiğimizi ve gezdiğimiz yerleri anlatıyoruz. Onlar da üç haftalık bir Meksika turuna çıkmışlar. Vedalaşıp Elçin’den ayrılıyoruz ve arkeolojik alana giriyoruz.
Chichen Itza, Yucatan cangılının derinliklerinde bir Toltek – Maya merkezi. Önceleri bir Maya kenti olan Chichen Itza, 13. yüzyılda Toltek istilasına uğruyor ve sonrasında Maya ve Toltek kültürlerinin bir sentezi olarak varlığını sürdürüyor. Mayaların en ilginç yapılarından El Caracol – Gözlemevi, Chichen Itza’da bulunuyor. Mayalar, güneş, ay ve Venüs’ün doğuş ve batış hareketlerini saptamak için bu yapının platform, kapı ve pencerelerinin oluşturduğu gözlem hattını kullanmışlar. Dağınık bir düzende görülebilecek diğer yapılar arasında Tanrı Kukulkan’a adanmış tapınak El Castillo, Rahibeler Manastırı, Casa Colorada, Savaşçılar Tapınağı ve Jaguar Tapınağı var. Bu yapıların duvar resimlerinde Tolteklerin Chichen Itza’yı fethi ve Maya liderlerinin kurban edilişi resmedilmiş. Aztek ve Maya kültürlerinde yaygın olan bir çeşit top oyunun oynandığı top sahası, benzerlerinin en büyüğü. Top sahasının hemen yanında insan kurbanı kültünün Chichen Itza’da da varolan bir gelenek olduğuna işaret eden Tzompantli – Kafatası Rafı bulunuyor. İnsan kurbanının, Maya kentine Tolteklerle gelen bir gelenek olduğu sanılıyor. Bu yapı duvarlarının üzeri kafatası kabartmalarıyla kaplanmış bir platform.
-- El Castillo / Kukulkan Tapınağı --
-- El Caracol /Gözlemevi --

Tüm yapılar geniş bir alana yayıldığı ve nem çok yüksek olduğundan gezmek zaman alıcı ve yorucu. Ancak çok keyif alıyoruz; geldiğimize değdiğini düşünerek ayrılıyoruz.
- Damak tadı -
Meksika mutfağından bahsetmeden geçmeyelim. Meksika yemekleriyle asıl tanışmamız Karayiplerde oluyor. İlk kaldığımız pansiyon pek temiz olmadığı için bir gece kalıp başka bir motele geçtiğimiz halde, yaptıkları nachos öyle lezzetli ki, sırf nachos yemek için tekrar geliyoruz. Meksika yemekleri temel olarak hamur işi ve fasulyeden oluşuyor. Bizim gözlememize benzeyen quesadilla’sı, çiğ böreğimize benzeyen empanadas / enchiladas’ı var. Kahvaltıda ‘Mexican style eggs’ yapıyorlar; bildiğimiz menemen, tek farkı chille dedikleri biber cinsini kullanmaları. Yumurtayı kahvaltıda fasulyeyle de pişiriyorlar. Fasulyeleri bizimki gibi değil; siyah fasulye. Birayı da ‘chealada’ ve ‘michelada’ şeklinde tüketiyorlar. ‘Chelada’ ağzı tuzlanmış bardakta limon suyu eklenmiş bira; ‘michelada’, ‘chelada’nın salsa sosu eklenmiş hali. Tekilanın binbir çeşidini bulmak mümkün zaten. İçinde kurt olanların mezcal olduğunu öğreniyoruz.
Fasulye ve biberin yanında, mısır da önemli bir yiyecek. Tarih boyunca, en önemli besin kaynakları mısır olmuş. Mısır tanrıları bile var. Mısırı bizdeki gibi haşlayarak yiyorlar, ama tuz yerine sosla.
Mexiko City’de çok iyi bir dondurmacının adını anmak gerek. La Condesa ve Polanco’da şubeleri olan Santa Clara’nın dondurması kesinlikle denemeye değer. La Condesa’daki Frutos Prohibidos ( Yasak Meyveler gibi bir anlamı var sanırım ) ise tropik meyve sularının farklı karışımlarıyla her damak zevkine uygun içecekler hazırlıyor. Ayrıca dev boyutlarda pişirilen ekmek içini incecik kesip içine peynir, jambon, avokado, domates, vb malzemelere sararak ve dışını kızartarak servis yaptıkları dürümler de çok lezzetli.
Meksika mutfağı bundan daha zengindir elbette; yine de sebze yemeklerinin olmadığı dikkatimizi çekiyor.
- Çok nazlandın, Karayip güneşi -
Karayipler’de aynı zamanda deniz tatili de yaparak bir taşla iki kuş vurma hevesimiz kursağımızda kalıyor biraz... Mayıs itibarıyle yağmur mevsimi başlamış ve bu dönem Karayiplerin ‘low season’ı. Hava çoğunlukla bulutlu, günde birkaç saat yağmur yağıyor, rüzgar hemen hiç kesilmiyor ve deniz hep dalgalı. Oteldeki müşteri yetkilisine hava durumunu soruyoruz; acaba güneş hiç çıkacak mı? Cevabı ‘totally unpredictable’ oluyor. Her an fırtına bile çıkabilir, güneş de açabilir diyor. Ertesi gün güneş açıyor; sadece sabah.
Güneşlenemediğimiz ve yüzemediğimiz için otelin kumsal kıyısındaki kafeteryasında kitap okuyoruz, sahil yolundaki dükkanları geziyor ya da kumsal boyunca yürüyoruz. Deniz kendi kumsal yürüyüşünden bir adet doğal olarak yıldız baskılı taş ve bir midye kabuğu ile dönüyor. Ben de ilginç ve yanıma alıp götürmek isteyeceğim bir şeyler bulmak niyetiyle bir kumsal yürüyüşüne çıkıyorum. Ya şanslı değilim ya doğru yere bakmıyorum. Otelden uzaklaştıkça görebildiklerim şunlar: Pet şişe, bidon, oto dış lastiği, parçalanmış bir ayakkabı teki, cam şişe kırıkları, denizin yığdığı ve güneşin kuruttuğu yosun yığınları... Dönüşte kumsalı taramayı bırakıyorum, denize ve gökyüzüne bakınarak devam ediyorum. Beyaz kumlarda biraz durup dalgaların ayaklarımı yıkamasını seyrediyorum. Deniz geri çekilirken kumları da hızla süpürüyor, yer ayaklarımın altından kayıyormuş da düşecekmişim gibi bir hisse kapılıyorum – hoşuma gidiyor. Bir uçak geçiyor. Dalgalar 7 – 24 sahile vuruyor. Kimi hışırtılı, çoğu zaman uğultulu bu ses hiç kesilmiyor. Şunları yanıma almaya karar veriyorum: Bulutlu bir göğün serinliği, denizin cam göbeği mavisi, beyaz kumların pürüzsüz dokusu, beyaz köpüklerin uçuculuğu, yorulmayan dalgaların azmi, sahile serilmiş yosunların tembelliği, palmiyelerin nazlı edası, bulutların arasından kaçıveren güneş ışınlarının oyunculuğu, tropik yerlerin turizm afişlerindekine benzer bir sahnenin görüntüsü, yoğun bir nem kokusu... Ben geriye bir şey bırakamıyorum, ayak izlerimi Karayip dalgaları anında siliyor; kokumu rüzgar alıp götürüyor. Karayip sahillerine vuran kimbilir kaç milyonuncu kişiyim...
..................................................................................................................son.....

